Araştırmalar

Piri Reis haritasında neler yazıyor?

Piri Reis haritası ile ilgili İnternet’te dolaşan o kadar çok hayal mahsülü ve garip hikayeler var ki, inanasım gelmedi. Bu konuda araştırıp gerçekleri bulmak ise zor ama eğlenceliydi.

Bu yazı, haritayı bizzat inceleyerek, üzerinde çalışarak Piri Reis’in aldığı bütün Osmanlıca notları Türkçe’ye çevirmiş olan Prof. D.r Afet İnan hanımın kitabının İngilizce baskısından tercümedir. Çünkü Afet İnan’ın orjinal Türkçe eserini bulamadım! Fakat kitabının yabancı dilde baskısını buldum!

[From "The Oldest Map of America," by Professor Dr. Afet Inan. Ankara, 1954, pp. 28-34.]


Haritanın Piri tarafından notlar yazılmış kısımları yukarıdaki şekilde Romen rakamları ile numaralandırılmıştır. Yukarıdaki her bir parçada yazılanlar, günümüz Türkçesi ile ama dönemin konuşma-yazma tarzına sadık kalmaya çalışarak, aşağıdaki gibidir.

I. Burada Vakami denilen bir çeşit boya bulunur, ilk bakışta göremezsiniz, çünkü uzaktadır… Dağlarda zengin maden yatakları vardır… İpek benzeri yünleri olan bazı koyunlar vardır.

II. Bu yörelerde medeniyet yoktur. Bütün herkes çıplak dolanır.

III. Bu bölge Antiller ili olarak bilinir. Gün batımı tarafındadır. Derler ki, orada dört çeşit papağan vardır, beyaz, kırmızı, yeşil ve siyah. İnsanları ise papağan eti yerler ve kafalarına papağan tüylerinden süsler takarlar. Bir taş vardır. Bir mihenk taşını anımsatır. İnsanlar bunu balta yerine kullanır. Son derece serttir. JP bu taşı gördü.

NOT: Bir başka kitabında Piri reis şöyle yazar: Akdenizde ele geçirdiğimiz bir düşman (İspanyol) gemisinde bu papağan tüylerinden yapılan başlıktan ve mihenktaşına benzeyen siyah taştan bulduk.

IV. Bu harita, Kemal reisin yeğeni olan İbni Hacı Mehmed Piri tarafından çizildi, Gelibolu, 919 yılının muharrem ayı. (1513 yılının 9 Mart ve 7 Nisan tarihleri arasına denk gelir)

V. Bu bölüm bu kıyılar ve adaların nasıl bulunduğunu tarif eder.

Bu kıyılar Antiller adını alır. Hicri takvimin 869 yılında (1493) keşfedilmişlerdir. İsmi Colombo olan Cenovalı bir kafir tarafından keşif edildikleri bildirilmiştir.

Bir gün bu bahsedilen Colombo’nun eline bir kitap düşmüş. Bu kitapta Batı denizlerinin (Atlantik) sonunda pek çok kıyılar ve karalar olduğu ve oralarda her türünden metaller ve değerli taşlar olduğu anlatılmaktaymış. Bahsi geçen bu kitabı iyice okumuş, Cenova valisine bütün okuduklarını bir bir anlatmış ve demiş ki: Gel, bana iki gemi ver, gideyim bu yerleri bulayım. Demişler ki: Bre kaygısız adam, hiç batı denizinin ucu veya bucağı bulunabilir mi? Onun buharı dahi karanlıklarla dolu. Bunun üzerine bahsi geçen Colombo Cenovalılardan hiç bir yardımın gelmeyeceğini görerek, hızla İspanya kralına gitmiş ve hikayelerini ayrıntısı ile anlatmış. Onlar da Cenovalılar gibi cevap vermişler. Kısacası, Colombo bu kişilerin peşinden çok koşturmuş, sonunda İspanya kralı buna tam tertibatlı, tayfalı iki gemi vermiş ve demişki: Ey Colombo, eğer dediğin gibi çıkarsa, seni o ülkelerin kaptanı yapacağız. Denilene göre, Colombo batı denizlerine gönderilmiş.

Rahmetli Gazi Kemal yeğenim, bir İspanyol köle getirdi. Bu köle Kemal Reis’e Colombo ile birlikte üç kere bu karalara gittiğini söyledi. Dedi ki: İlk olarak Cebelitarık geçidine, oradan da güney ile batı arasındaki istikamette ilerledik. Dümdüz bin mil gittikten sonra bir adaya rastgeldik. Denizin dalgalarının köpüğü bittiğinde, yani deniz sakinkeştiğinde, Kuzey yıldızı da yavaş yavaş görüşten kaybolmuş, demeleri o dur ki, o tarafın yıldızları bizim bildiğimizden farklı dizilirmiş. O tarafın yıldızları, farklı biçimlerde görülmüş. Daha önce yol üstünde gördükleri bahsi geçen adaya demir atmışlar. Adanın sakinleri gelmişler, ok atmışlar ve onları adaya çıkartmamışlar ve bilgi istemişler. Kadını da erkeği de mızrak atmışlar. Bu okların ucu balık kemiğinden yapılıymış ve bütün ada sakinleri çırılçıplak imiş. Adaya çıkamayacaklarını anlayınca, adanın arka tarafına dolanmışlar ve orada bir kayık görmüşler. Kayığın görülmesi ile içindekiler kaçmışlar ve adanın içlerine doğru kaybolmuşlar. Onlar da (İspanyollar) kayığı alıp bakmışlar. Görmüşlerki kayığın içinde insan etleri vardır. Anlamışlar ki, bu kaçanlar adadan adaya dolaşıp insan avlayarak yiyen bir halktandırlar.

Diyorlar ki Colombo başka bir ada görüp yanaştı, bu adada dev yılanlar olduğunu gördüler. Bu adaya çıkmadılar ama oralarda onyedi gün beklediler. Bu adadaki yerliler gemidekilerden bir zarar gelmediğini görünce, balıklar yakaladılar ve kayıkları ile onlara getirdiler. Bu İspanyolları pek memnun etti ve onlara cam boncuklar verdiler. Anlaşıldığına göre Colombo’nun okuduğu kitapta bu yerlilerin renkli cam boncuklara çok önem verdiği yazılmıştı. Bu boncukları görünce daha çok balık tutup getirdiler. Bu İspanyollar her seferinde onlara cam boncuk verdi. Bir gün, bir kadının kolunda altın gördüler, altını aldılar ve kadına cam boncuklar verdiler. Onlara dediler ki, altın getirin, biz size daha çok boncuk vereceğiz. Onlar gitti ve daha çok altın getirdiler. Anlaşılıyor ki, onların dağlarında altın madenleri vardır. Hatta bir başka gün bir yerlinin elinde inciler gördüler. Anladılar ki, boncuk verdikçe daha çok inci bulup getiriyorlardı. Bu adanın kıyılarında bir yerde, hem de bir iki kulaç derinde, çok inci bulunuyordu. Gemilerine bazı yerel ağaçlar ile birlikte iki de yerli alarak, ayni yıl içinde İspanya kralına geri döndüler. Bu bahsedilen Colombo, yerlilerin dilini bilmediği için herşeyi işaretlerle anlaşmışlar. Bu yolculuktan sonra İspanya kralı papazlar ile beraberinde arpa göndermiş, yerlilere nasıl ekip biçeceklerini öğretirken onları kendi dinlerine çevirmişler. Bunlar hayvan gibi çıplak gezip çıplak yatarlarmış. Şimdi ise bu yerler herkesce bilinmiş ve pek meşhur olmuş. Bahsi geçen Antil adaları ve kıyılarına işaretlemek için isimleri Colombo seçmiş ve buraların ismi olarak kalmış. Bu Colombo ayni zamanda büyük astronom imiş. Bu haritadaki kıyılar ve adalar, Colombo’nun haritalarından alındı.

VI. Bu tarihe kadar bu harita gibisi kimsenin elinde mevcut değildir. Bu allahın-kullarının eliyle cizildi, ve şimdi düzenlendi. Yaklaşık yirmi kadar küçük haritadan, iki boynuzluların beyi İskender zamanında çizilmiş ve dünyanın yerleşkelerini gösteren ve Arapların Caferiye dedikleri ‘Mapea Mundi‘ ki bunların sekizi Hindistanı gösteren Arap haritalarıdır ve şlaveten dört Portekizli tarafından çizilmiş olan ve Hindistan, Çin ve Hindi-Çin ülkelerini geometrik olarak gösterenler ve batı taraflarını gösteren Colombo tarafından çizilmiş olanlardan bizzat elde ettim. Bütün bu haritaları tek bir cetvele gore boylandırıp bu son toplu şeklini verdim. Yedi Denizi gösteren bu harita, denizcilerimiz için kendi memleketimizi gösteren haritalar kadar doğru ve güvenlidir.

VII. Portekizli bir kafirin anlattığına göre, bu noktada gece ve gündüz en kısa olduğunda iki saat, en uzun olduğunda yirmiiki saat sürermiş. Fakat gündüzler pek sıcak, geceler de pek rutubetli olurmuş. (Verilen saat farkı 58. enlemde olası; Güney Amerika’nın en güney ucu, örn; Rio-grande.)

VIII. Hindistan ülkesi yoluna giderken bir Portekiz gemisi, kıyıdan esen ters bir rüzgara yakalanır. Fırtına yüzünden güney yönüne savrulan gemidekiler uzaklarda bir kıyı görerek ona doğru ilerledi. Bu yerlerin demirlemek için uygun olduğunu gördüler. Demir attılar ve kayıklarla kıyıya çıktılar. Tümü çıplak olan yürüyen insanlar gördüler. Fakat ucları balık kemiğinden yapma oklar atıyorlardı. Orada 8 gün kaldılar. Bu insanlarla işaretleşmek yolu ile ticaret yaptılar. Bu gemi bu yerleri gördü ve hakkında yazdılar…. Sözkonusu gemi Hindistana gitmekten vazgeçip Portekiz’e döndü ve ulaştıklarında haberi verdiler. Bu kıyıları ayrıntısı ile açıkladılar. Oraları keşfettiler.

IX. Ve bu ülkede anlaşıldığına göre bu şekilde beyaz tüylü canavarlar (ayı?) bulunmakta, ve hatta 6 boynuzlu öküzler (geyik?). Portekizli kafirler haritalarına böyle yazmışlar.

X. Burası bir kayıp ülke. Herşey yerle bir olmuş ve dediklerine göre her yan yılanlarla doluymuş. Bu yüzden Portekiz kafirleri bu kıyılara yaklaşmadılar ve söylediklerine göre bu kıyılar çok da sıcakmış.

XI. Ve bu dört gemi Portekiz kalyonu idi. Biçimleri çizilmiştir. Bunlar Hindistana ulaşabilmek için, batı kıyılarından yola çıkıp Abu-Sina’ya (Habeş) doğru gittiler. Dediklerine göre Şuluk’a doğru. Bu körfezin uzunluğu 4200 mildir.

XII. Bu kıyılardaki kule ….
Hernasılsa ….
Bu iklimde altın ….
Bir ip alarak ….
Söylendiğine göre ….

NOT: Bu satırların yarısının eksik olması, bu haritanın iki parçaya ayrılmış olduğunun ispatıdır.

XIII. Ve Felemenkten (Flanders) gelen Ceneviz gemisi fırtınaya tutuldu. Bu adalara sürüklenip geldi, bu sayede bu adalar bilinir oldu.

XIV. Denildiğine göre, çok eski zamanlarda ismi Sanvolrandan ( Santo Brandan ) olan bir rahip yedi denizleri (tüm dünyayı) dolaşmış. Birgün adı geçen rahip bu dev balığa rastgelmiş. Bir kara parçası olduğunu sanıp bu balığın üstüne (çıkıp) bir de ateş yakmış. Balığın sırtı yanmaya başlayınca silkelenip bunları denize dökmüş. Kayıklarına geri binip gemilerine geri kaçmışlar. Bu olay Portekizli kafirlerce anlatılmadı, bunu antik dünya haritasından (Mappea Mundi) aldım.

XV. Bu küçük adalara onbir bakire demek olan Undizi Vergine adı verilmiş.

XVI. Ve bu ada Antil adası diye bilinir. Pek çok canavarlar ve papağanlar ve odun vardır. İnsanlar yaşamaktadır.

XVII. Fırtına sonucu bu kıyılara sürüklenen bu gemi gittiği yerde kaldı… Geminin ismi Nicola di Giuvan. Haritalarında görülen bu ırmakların (yataklarının) altın dolu olduğunu yazdılar. Su çekildiğinde kumdan pek çok altın kırıntısı topladılar.

XVIII. Portekizin bu gemisi fırtınaya tutuldu ve bu karaya geldi. (Detaylar VIII’de)

XIX. Portekizli kafirler buradan daha batıya gitmediler. Bütün öte kıyılar da İspanya’nın oldu. Yaptıkları anlaşmaya göre Cebelitarığın iki bin mil batısından geçen çizgi sınır kabul edildi. Dünya’nın güney yarısı ve Hind tarafı hariç Portekizliler, bu sınırdan öte batıya geçmezler.

XX. Bu, fırtınaya tutulup bir adaya sürüklenen Nicola Giuvan isimli kalyondur. Sürüklendiği adada tek boynuzu olan öküzler ( gergedan?) bulunmaktadır. Bu yüzden bu adaya öküzler adası anlamına gelen Isle de Vacca ismini vermişler.

XXI. Adı geçen kalyonun kaptanı Cenovalı, ama Portekiz’de büyümüş Messir Anton isimli kişidir. Bir gün bu kalyon fırtınaya tutuldu, bir adaya doğru sürüklendi. Bu adada bolca Zencefil buldu ve bu adalar hakkında yazılar yazdı.

XXII. Bu deniz Batı denizi diye adlandırılır. Fakat Frank denizciler ona İspanyol denizi derler. Bu zamana kadar bu isimlerle bilinirdi, fakat bu denizlere açılan ve bu adaları bulan Colombo ve Hind bölgelerine giden diğer Portekiz’li kafirler, bu denize başka bir isim vermeye karar verdiler. Onlar yumurta demekten gelen Ovo Sano (sonraları Oceano) ismini seçtiler. Bundan önce bu denizin bir sonu ve sınırı olmadığı, öte tarfının da kapkaranlık olduğu sanılırdı. Şimdi bu denizin karalarla çepeçevre, bir göl gibi sarılı olduğunu anlayınca, ona Ovo Sano ( yumurta gibi) dediler.

XXIII. Bu noktada tek boynuzu olan öküzler ve bu (çizili) biçimde canavarlar ( iguana?) vardır.

XXIV. Bu canavarlar 7 kulaç uzunluktadır. İki gözü arası 1 kulaçtır. Fakat bunlar zararsız yaratıklardır.

(c)2008 Cem Turgay

By cem on 8 Temmuz 2010 | Tarih | A comment?
Etiketler:, , ,

Piri Reis’den Hobar Paşa’ya

Solda Piri Reis ve sağda Hobar Paşa

Piri Reis: (asıl adı ile Hacı Mehmed oğlu Hacı Muhiddin) 1465 Gelibolu doğumlu. Bugün bile Dünya’nın konuştuğu ünlü Piri reis haritasını hazırlayan, Akdenizin Osmanlı gölü haline gelmesine yol açmış en büyük zaferlerde imzası olan, Osmanlı donanma amirali. Piri reis sadece bir reis ve savaşcı değil, Akdeniz ve Ege kıyılarını, bitki örtüsü ve iklimine kadar anlatan bir de Coğrafya kitabı mevcut. Yani bir bilge.

Piri reis haritası: Tozlu Osmanlı arşivlerinde 1929′da bulunmuş, üstünde 24 paragraf Osmanlıca notlar bulunan, altında ünlü Osmanlı amiralinin adı (kendi yazısı ile; İbni hacı Mehmed Piri) ve miladi karşılığı Mart 1513 olan bir tarih ile birlikte, geyik derisi üzerine 8 renkte çizilmiş bir yarım-dünya haritası. Osmanlı arşivi kayıtlarına göre de bu harita Piri reise aittir. Bu haritada, Afrika’nin batı kıyıları ve Güney Amerika başarılı bir benzetimle resmedilmiş ve bu kıtalarda yaşayan insanlar, doğa şekilleri, su kaynakları ve hatta canavarlarla (belli ki iguana vb) ilgili üzerine bir çok notlar düşülmüştür.

Dilbilimcimiz rahmetli Afet İnan hanım, 1954′de haritanın üzerindekileri ayrıntısı ile tercüme etmiştir. Tercümede anlaşılan, Piri reis, haritanın üzerinde bu haritayı nasıl ve hangi kaynaklardan çizdiğini dahi açıklamış. Kendisinin ve yeğeni Kemal Reis’in çesitli deniz savaşları ve baskınlarda ele geçirdiği, İspanyol ve Portekiz kaynaklı, 6’sı Columbus tarafından çizilmiş, 6’sı daha da eski, ayrıca Büyük İskender’in seferleri zamanında çizilmiş, 20 kadar farklı ve küçük harita parçasını bir araya toplamış, hangisi nerde başlıyor, nerde bitiyor, ölçekleri nadir, pek de fikri olmadan, 3 yıl boyunca uğraşarak bunlardaki çizim ve bilgilerini tek bir harita üzerine kopyalamayı başarmış. Sonuç; zamanının en ayrıntılı ve en komple Dünya haritası. Yarısı da yırtık ve kayıp. Haritada, bazı kaynakların iddia ettiği gibi o zamanlar bilinmeyen Güney Kutbu olduğu ise doğru değil. Çünkü Portekizliler o dönemde Güney Amerika’nın en ucuna kadar gidip o yeri tarif ediyorlar (gündüzün sadece 2 saat sürdüğü yer olarak) Oraya kadar gidenlerin Güney Kutbunu da görmeleri olası. Ancak uzmanların söylediği, gidenlerin Amerika ve Antartika arasındaki geniş boğazı da görmüş olmaları ve haritaya geçirmeleri gerektiği. Bu yüzden Piri haritasında Güney Amerika’ya ait Patagonya’nın yanlış bir ölçekleme yüzünden çok uzatılmış olduğu biliniyor.

Bir rivayete göre bu meşhur haritasını Sultan’a hediye ettiğinde Amiral rütbesine yükseltildiği söylenir. Sayısız deniz savaşında üstün başarılar elde etmiş. Son olarak, 1552′de Muskat ve 1553 civari Hürmüz’ün alınmasından sonra, yaş haddinden emekliye ayrılıp Kahire’ye yerleşiyor. Bir gün ne olduğunu dahi anlamadan tutuklanıyor, ertesi gün, adi bir suçlu gibi, meydanda halkın gözleri önünde idam ediliyor. 1555 ‘de idam edildiğinde 90 (civari) yaşındaymış. Ölüm fermanını padişah 1. Süleyman imzalamış.

Suçu: Vatana ihanet! 52-53′deki savaşlar sırasında Basra beyi Kübad paşanın emirlerini dinlemeyip kendi planını uyguladığından ötürü, belki de paşayı hünkar karşısında madara ettiğinden, veya sırf paşa’nın sözünü dinlemediğinden ötürü, Kübad paşa tarafından “Araplardan rüşvet aldığı ve Hürmüz’deki deniz ablukasını defalarca kırdığı” iddiasi ile Padişaha şikayet edilmiş! Padişahımız da gereğini düşünmüş, gıyabında ölüm fermanını vermiş. 90 yaşındaki koskoca emekli amiralin !

Bir de şunu düşünelim: Piri idam edilmeseydi ve cesur, maceracı denizcilerin şevki kırılmasaydı, Sultan elin paşasını değil, kendi ‘kaputan’ını dinleseydi, Osmanlı o zamanın en büyük deniz gücüne ve Akdeniz’e sahip imparatorluk olarak Portekiz ve İspanya ile girdiği rekabet onu kaçınılmaz olarak Atlantiğe sürükleyebilirdi. Portekiz ve İspanya’nın karşı kıyılarda neler çevirdiğini merak edecek hatta Amerika’ya bir donanma bile gönderebilecek gücü vardı.

Aztek ve İnka’larla karşılaşan veya kayıp Maya medeniyetini bulan Osmanlı denizcileri hayal edebiliriz. O zamanın Avrupa’sını altına gümüşe boğan zenginliğe Osmanlı ortak olabilirdi. Belki oralarda kendine bağlı yeni imparatorluklar kurabilirdi. Belki bugün Latin Amerika’da İspanyolca ve Portekizce yanı sıra Türkçe de konuşulabilirdi.

Osmanlı, ‘Piri’ gibi değerlerini asmayıp ödüllendiren, adil ve akıllı bir devlet düzeni kurabildi mi sizce?

Hadi Osmanlı bitti, peki, TC böyle bir düzeni kurabiliyor mu?

Atatürk denedi, buna şüphemiz yok. Ancak sonrakiler çöküşü hazırlayan Osmanlı düzenini geri getirmeyi başardılar. Bugün bir çok yönden yozlaştığına hemfikir olduğumuz düzende, başarılı olanlar hemen asılmıyor ama çeşit çeşit süründürülüyor; hakkı ödenmiyor, fikrine saygı duyulmuyor, ilerletilmiyor, yükseltilmiyor, nefes aldırılmıyor. Pek çok insanımızın, mühendisi, bilimcisi, sanatçısı, vb, özgür irade ile yurt dışında yaşamayı tercih etmesi bir gösterge değilmidir? Yurt dışını neden tercih ediyoruz? Milliyetçi damarlarımız memlekette ezilip sürünme fikrini yeterince besleyemediği için ve Piri’leri, Hazerfan’ları, Müteferrika’ları da bildiğimiz için, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz hesabı.

2001 (kriz) senesinde üniversitelerde yapılan bir araştırmada, genç nüfusun %70′i çözümü yurt dışına gitmekte arıyormuş. Bir ulusun genç nüfusunun çoğunluğunun bir kriz anında ürettigi yegane çözüm, devletin hem bugününü hem de geçmişini yönlendiren zihniyeti açıklayabiliyor mu?

Piri’nin sonu aslında içler acısı, ben şahsen utanıyorum bir yabancıya anlatırken. Padişahımız, Kanuni ‘Muhteşem’ Sultan Süleyman 1520′de başa geçtiğinden beri Piri’yi tanıyor. Yaptıklarından, başarılarından, Akdenizi bir Osmanlı gölüne çevirişinden ve Osmanlı’ya bağlılığından haberi olmaması söz konusu olamaz. Piri, Sultan ile çok defa görüşmüş, haritalarının bazıları kendisi için özel yapmış, paşalarla yapılan çoğu stratejik toplantıya katılmış amiral olarak.

Osmanlı tarihinde anlamanın güç olduğu çok fazla nokta var o yüzden açıklamaya çalışmayı size bırakıyorum. Bence olası açıklamalar hükümranlık, şeriat, prensipler, emperyalizm, paşa-bey gücü vb çevresinde toplanabilir, ama akıl ve adalet etrafında pek kolay toplanamaz. Bu yüzden de Osmanlı o parlak devirden sonra düşüşe geçip bir daha hiç toparlanamamış olabilir…

Varsayalım, bir şekilde Osmanlı, Piri’yi bizim anlamadığımız önemli bir nedenle paşaya kurban verdi diyelim. Peki, Kanuni gibi, 40 yıl gibi kısa bir sürede Osmanlı topraklarını iki katına çıkarmış bir adam, nasıl olur da 1520′lerden beri sürekli önüne getirilen ‘yeni’ dünya haritalarına bakıp, batıdan gelen hikayeleri ve haberleri dinleyip, şöyle bir düşündüğünde aklında bir ampul yanmaz? Bunu anlayabilir miyiz?

Osmanlı’nın Amerika çıkartması senaryosu, aslında o devirde olasılığı yüksek bir senaryodur. Yani, o devirde olsanız ve Piri reis ile 1-2 saat görüşüp çizdiği haritasını ve yazdıklarını inceleseniz, aklınıza bilumum Avrupa kralının da aklına gelmiş olan olasılık mutlaka gelirdi değil mi? Donanma hazırlatmazdınız belki ama birkaç araştırma gemisi göndermek için emir verirdiniz, tarihinin en güçlü dönemini yaşayan Osmanlı olarak… Göndermiyorsanız ‘vizyonsuz’ lukla suçlanmayı hak ederdiniz.

Amirallerini asa asa Osmanlı nereye geldi, durun size bunun hikayesini anlatayım.

Osmanlı tarihini ben bilirim diyenlerin bile çoğu Mareşal Hobar Paşa’yı hatırlamaz! Piri’den bir kaç yüzyıl sonraya gidelim…

Yıl 1866, Osmanlı pek çok cephede bitap düşmüş, Yeniçeri ocağı Sultan tarafından imha edilmiş, Donanma Sinop’da yok edilmiş. Rusların ilerleyen tehtidine karşılık Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı’ya yakınlaştığı sıralar. Sultan Abdülaziz ordunun ve özellikle donanmanın Avrupai tarzda yenilenmesi ve güçlendirilmesi için çalışmaktadır. Çalışmaların merkezi, ortak bir düşmana (Rusya) karşı, İngiliz ve Fransızlar ile ilişkileri güçlendirip borç karşılığı son model gemiler ve silahlar almaktır. İngiltere ve Fransa’dan alınan 22 zırhlı gemi ve 8 buharlı savaş gemisi, 35 bin asker taşıma kapasiteli 57 taşıma gemisi dahil olmak üzere 173 parçalık donanmasıyla Osmanlı, Avrupa’nın 3. büyük donanmasına kavuşmaktaydı.

Bu sırada Girit’ten ayaklanma haberleri gelmektedir. Girit’te Ortodoksların ayaklanma hazırlığında olduğu gözlenmektedir. Sultan Abdülaziz, Girit’i ablukaya almak üzere birkaç zırhlı gemi gönderir fakat sonuç alınamaz. Giriteki isyancılara deniz yolu ile yüklü miktar silah ve mühimmat iletilmektedir. Ablukayı yaran onlarca küçük gemiden sadece bir tanesi yakalanabilmiştir.

Osmanlı Büyük Veziri Keçizade Mehmet Fuat paşa bir gün İstambol’daki köşkünde otururken bir mektup alır. Bu bir tanıtım (iş arama) mektubudur. Bir kaptanı-derya, öz geçmişi ile birlikte, görev aldığı pek çok başarılı deniz savaşlarını, zırhlı ve buharlı gemilerde kaptanlık tecrübelerini ve özellikle denizden abluka konusundaki başarılarını sıralamaktadır. İş arayan, sicili temiz, orta yaşlı bu kişiyi çok merak eder Fuat paşa.

Mektup sahibi bulunur, birkaç görüşmeden sonra derhal donanma danışmanı olarak göreve alınır. İlk görev olarak da Girit’e gönderilir. Göreve kabulünü Hobar paşa’nın kendi yazdığı kitabından özetleyerek alıntılayayım:

Görüşmemiz sırasında Fuat paşa bana Türkiye’nin uzun süredir Girit’te çıkan ayaklanmalarla uğraştığını, ayaklanmacıların sürekli Yunanistan’dan yardım gördüklerini, ada denizden sürekli abluka altında tutulmasına rağmen, yardım getiren gemileri bir takım uluslararası deniz kanunları yüzünden bir türlü yakalayamadıklarını anlattı. Kanuna göre ablukadan geçmeye çalışan sivil gemiler karaya 4 mil yaklaştıklarında ve 10 mil uzaklaştıklarında dokunulmazlık hakkı alıyorlar. Kalan 6 millik alanda da bunları yakalamak olanaksız oluyor. Bu sırada paşaya, bu tür abluka delicilerin kanunlara karşı gelmeden durdurulabileceğinden bahsettim. Ardından bir başka gün tekrar buluşmak üzere ayrıldık.

İkinci görüşmemizde Fuat Paşa, Sultan ile görüştüğünü ve eğer istersem Osmanlı devleti tarafından görevlendirilebilmem için gerekli ayarlamaların yapılabileceğini söyledi. Cevabımı çok kısa sürede bekliyorlardı. Görevimin içeriğini sorduğumda, Osmanlı devleti donanma danışmanlığı denildi. Kısaca, durumumu ve başka iş bulup bulamayacağımı düşündüğümde bu pozisyonu kaçırmamam gerektiği kararına vardım. Görevi kabul ettim.

İlk kontratım 5 yıllık yapıldı ve Deniz subayı olan rütbem ve pozisyonum ayni kaldı. Daha sonra öğrendim ki, bu pozisyona baş vuran pek çok İngiliz ve Fransız kaptanlar varmış. Beni maceracı ve gözüpek buldukları için seçmişler. Göreve başladıktan kısa bir süre sonra Girit’te abluka kırıcıları durdurmak üzere gönderildim. Eğer abluka kırıcıları durdurabilirsem, silah ve yiyeceksiz kalarak isyanların duracağını söylediler. 50 toplu tahta bir firkateyn’e bayrak çekerek Girit’in baş limanı Suda’ya vardım. 6 veya 7 Türk savaş gemisi komutam için hazır bekliyordu. Kaptanlar ablukayı sürdürmek için ellerinden geleni yapıyordu, ancak uluslararası kanunlarla elleri-kolları bağlanmıştı. Ben ise bütün risklere karşın bunları durdurmaya kararlıydım.

Hobar paşa kısa süre içinde, kanunlara karşı gelmeden fakat başka uluslararası denizcilik kanunlarını kullanarak, usta taktiklerle, kahramanlığa kalkışarak ablukayı kırmaya çalışan Yunan kaptanları yakalar ve dize getirir. Abluka kırıcılar olmadan aç ve cephanesiz kalan isyancılar kısa sürede bir parça ekmek için yalvarıp teslim olmaya başlarlar. Bu başarıdan sonra Hobar paşa’nın emrine 6 zırhlı savaş gemisi daha verilir. Hobar paşa şöyle anlatıyor:

Girit valisi tüm isyancıları yargılamak üzere bana gönderdi. Gördüklerim kötü amacı olmayan fakat kandırılmış zavallı dilencilerdi, karınlarını doyurduk ve bunları çevredeki başka adalara dağıtarak problemi çözdük. Girit’te edindiğim izlenimlere göre, sürekli isyan halindeki Girit halkı Yunanistan’a bağlanmak da istemiyordu. Eğer Yunanlılar da bu adayı isyana zorlamayıp rahat bıraksa sanırım Giritliler Akdeniz’in en mutlu halkı olabilirdi. Girit’te oluşturulan geniş Türk donanmasını komuta ettiğim bir yıldan uzun süre içinde, kışkırtılmadıkları zaman Giritliler kadar düzenli ve çalışkan olan bir halk görmedim.

Hobar paşa, İstanbul’a döndüğünde Girit nedeniyle çıkabilecek büyük bir savaşı engellediği için hem Padişah hem de Avrupalı ateşelerce takdir edilir. İngiltere ise derhal görevini bırakmasını ister. Hobar, sert bir cevapla reddeder. Akabinde Sultan tarafından kabul edildiği bir görüşmede danışmanlık görevinden alınarak tam kadrolu, Müfettiş-Amiral rütbesine yükseltilir, madalyalarla donatılır ve… Piri’den bile sakınılan Paşa ünvanı ile onurlandırılır.

1 Nisan 1822, Leichester doğumlu, İngiliz Kraliyet donanması subaylarından Charles Augustus Hobart’ın Osmanlı’da Paşa ünvanı alıp Amiralliğe yükselmesinin kısa hikayesidir bu. Osmanlı’da görev aldığı için İngiliz kraliyet subaylığından atıldığı halde yine Osmanlı’daki üstün başarıları sayesinde daha sonra onur ünvanı ile ve komutan rütbesi ile geri kaydedilmiştir.

Hobar paşa’nın asıl başarısı 1877 Rus savaşında görülür, Batum’u denizden savunması kayda değerdir. Sevastopol ve Odesa’yı ablukaya alır. Karadeniz’de tam bir Osmanlı deniz baskısı kurar, Rus donanmasının Karadenize açılmasını olanaksız kılar. Osmanlı savaşı kaybetmesine rağmen Karadeniz’de tek gemi kaybetmemiştir. 40 bin askeri ile Süleyman paşa’yı Arnavutluk’tan Selanik’e 12 gün içinde deniz yolu ile taşıması 19. yüzyılın en hızlı deniz aktarması olarak kayda geçer.

8 Ocak 1881′de, 15 yıllık başarılı hizmetlerinden dolayı padişah 2. Abdülhamit tarafından Mareşal rütbesi ile Osmanlı donanmasının başına getirilen ilk yabancı olmuştur. Atıcılık ve avlanmaya düşkün Hobar paşa bir av partisi sonrası zatüreye yakalanıp güçten düşmüş ve emekli edilmiş. 1886′da Milan’da bulunduğu bir sırada eceli gelmiş. Naşı Milan’dan alınıp İstanbul’a getirilip Üsküdar’da Kırım gazileri için kurulan İngiliz mezarlığına konulmuş.

Avrupa’nın en büyük 3. donanması ne oldu? derseniz, padişaha son derece bağlı ve yakın Hobar paşa’nın ölümünden sonra donanma subayları arasında padişaha karşı olan Mithat paşayı destekleme eğilimi başgöstermiş. Bu boyuttaki bir donanmanın masraflarını karşılamakta da zorlanan Abdülhamit II, donanmanın başta subaylar olmak üzere büyük kısmını görevden alıp gemilerin çoğunu Haliç’e zincirletmiş. 30 yılı aşkın Haliç’te bağlı duran donanma çürüyerek yok olmuş.

Osmanlı’nın gerileme dönemi ne zaman başladı? Herkesin bildiği tarihler vardır, bir de o döneme nasıl gelindiğine dair bir fikirler. Benim fikrime göre çöküş çok daha önceden Kanuni devrinde başladı: Piri reisin 90 yaşına rağmen Kahire’de asıldığı gün! O günü şöyle tanımlayabilirim: Aklın sarıkların karanlığına gömüldüğü veya vefanın yalana yenildiği gün. Yaşlıya saygının bittiği ve Türk’ün Arap paşasına yeğlendiği gün… Osmanlı’da tükenmeyi başlattı…

Piri reis, ilmik boynuna geçirildiğinde acaba ne düşündü? O kızgınlıkla şöyle bir beddua etmiş olabilir mi? ‘Allahınızdan bulursunuz inşallah! Donanmanızın başına getirecek bir Türk evladı bulamadığınız gün gelir inşallah!’

Dünya bugünkü düzeninde, çünkü Osmanlıyı pençesine alıp çürüten Arap kültürünün ve aklının meyvesi olan İslam ve Şeriat’ın adımlarına ayak uydurup da yükselebilmiş veya yükselmekte olan bir ulus mevcut değildir.

Cem Turgay

F harftahtası mı, Q harftahtası mı ?

Yine, Türkçe yazmaya gayretlerim. Harftahtası ne? Efendim harftahtası klavye demek, veya kibord. Çoğunuzun kullandığı Klavye (clavier=anahtarlar,düğmeler) Fransızca bir kelime, Kibord (keyboard=anahtar veya nota tahtası) da İngilizce bir kelime. Almanlar örneğin, Tastatur diyor, parmaklamak ile ilgili bir kelime bulmuşlar. TDK birşey bulamamış. Her neyse ben ilk önce bastahtası uydurmuştum, tutulmayınca harftahtası diyorum, itirazı olan?

Türkiye’de yeni bir kavga çıkmış: Neden efendim F klavye yerine Q klavye kullanılıyormuş. F-Klavye Türklerin asıl, öz klavyesiymiş. Sanki Ortaasya’dan getirdik! Ama, klavye diyor olmak kimsenin umurunda değil, sanki klavye kelimesini Sultan Mehmet buldu… Kardeşim, önce Türkçe bir kelime bulun kullandığınız alete, sonra F mi olsun Q mu olsun…

Q klavyesi neymiş? O gavurların klavyesiymiş Türkçe yazılamazmış veya zor olurmuş. Peki benim bu yazdığım ne? Çince mi? Q harftahtası kullanıyorum üstelik Türkçe malum harflerin (ğüşöçı) yazılı olmadığı bir harftahtahtası. Bilgisayarın harftahta algılama modelini Türkçe-Q yaptığımda Türkçe harflerin (ğüşöçı) ve değişen karakterlerin yerlerini beynim biliyor, bilmediklerini de (genelde nadiren kullanılan %&=! gibi işaretleri) deneyerek buluyorum. Sonuçta Q harftahtası, hem de Türkçe olmayanı bile Türkçe yazmama engel değil. Zaten engeller genellikle insanların kafalarının içindedir! İnsan yeter ki Türkçe yazmak istesin, gerisi bahane…

Harftahtasında harf arıyarak yazıyorsanız zaten F olsun, Q olsun, dikine veya yatay olsun farketmez, zorlanırsınız! Ezbere yazıyorsanız 10 parmak (benim gibi) harflerin yeri beyninizde yerleşmiş demektir ki ezberlediğiniz tahtada hiç ama hiç zorlanmazsınız. Bu alışma meselesidir. Benim Bilgisayarla tanıştığım zamanlarda da, meslek olarak seçip okuduğum zamanlarda da F klavye yoktu. Q öğrendim, şimdi bildiğim her dili Q bastahtası ile yazabilirim. Fransızca yazmak için de AZERTY tahtası aramıyorum, Q harftahtasında yazılıyor, alışkın olduktan sonra.

F harftahtası Türkiye’de 1955′de tasarlanmış. 1975′de daktilo için zorunlu standard ilan edilmiş. İşin ilginci, bu sıralamayı geliştirmekteki ana amaç Türkçe daktilo yazarken, iki elin bastığı harf sayısı eşit olsun diye uğraşılmış, başka bir mantıklı neden yok. Türkçe kelimelerdeki harflerin istatistiği yapılmış ve harfler tahtaya o şekilde dağıtılmış ki, sağ el ve sol el yaklaşık ayni oranda çalışıp eşit yorulsun… Yoksa, sanıldığı gibi daha hızlı yazmaya yaraması düşünülseydi çok daha ileri araştırma ve istatistikler yapılması gerekirdi, 55′lerde bilgisayar ve elektronik olmadan o tür bir Ar-Ge pek olası değildi. İsteyen için denemesi bedava. Q klavye’de 10 parmak Türkçe yazabilenler ve F klavye’de 10 parmak Türkçe yazabilenler yarıştırılsın, hızları aşağı yukarı eşit çıkar. F tahtası milli bir gurur değildir!

Çünkü hızlı yazmak parmakların harflerin yerini bulmasına değil, beynin beyindeki harf haritasına göre parmaklara emir vermesiyle ilgilidir. Eğer bir kişi yeterince çalıştırılırsa ve hazırlanırsa, sol eli F klavyede, sağ eli Q klavyede olmak şartı ile tek klavyede yazanlara yakın hızda yazabilir! Bütün iş beynin tecrübe ve otomasyon kazanması, harflerin yeri değil. Lakin, Q kullananların bir elleri veya belli parmakları diğerinden daha çok iş yapmak zorunda kalabilir. Tahminimce sağ el ve serçe parmak… Neticede gürültü koparılacak bir mevzu olmaması gerekirken bu tartışmaların açılması gerçekten garip. Amaaan serçe parmağım çook yoruldu bugün, nalet olsun bu Q klavyeye! :-)

Q sırasındaki bastahtası ne zaman ve ne için icad edilmiş derseniz, onun hikayesi başka. 1868 yılında Christopher Scholes tarafından tasarlanmış ve ilk olarak Remington daktilolarında kullanılmaya başlanmış. O yıla kadar daktilolarda harfler A’dan başlayıp Z’ye kadar sırayla dizilirmiş. Scholes, o zamanlar, İngilizce hecelerde ard arda basılan harf çiftlerinin istatistiğini çıkarmış ve harfleri tahtaya öylesine dizmiş ki ard arda basılan harfler yan yana gelmesin. Çünkü 1860′larda daktilolardaki temel problem yan yana harflere ardı ardına çok hızlı basmak sonucu daktilo vurucusunun sıkışması problemi imiş. Yani eski daktilolarda tuşa basılınca harf vurma kolu yerinden kalkıyor harfi kağıda vuruyor, tam geri dönmeden yanındaki harfe basarsanız iki harf kolu havada birbirlerine çarpıp sıkışıyorlar. Peki Q düzeni işe yaramış mı? Tabiki hayır. İlk başlarda biraz farkettiği söylense de insanlar hemen bu yeni düzende de çok hızlı yazmaya alışmışlar ve sonuç olarak ancak daktilo mekanik sistemleri geliştirilerek problem çözülebilmüş. Fakat Q alışkanlık-ezber olduğu için standard hale gelmiş.

Japonlar mesela, dillerine de kültürlerine de düşkün insanlar. Ne yapmışlar bu işi dersiniz? Q bastahtasını aynen almışlar, harflerin alt yarısına da kendi garip harflerini resmetmişler! Yani isteyen Japonca yazsın, isteyen Latin dillerinde… Evrensel olmanın bir yolu. Üstelik kimse de ha bu mu ha öbürü mü diye tartışmıyor, çünkü kafalar meşgul, bilimle, teknolojiyle, üretmekle meşgul… Nerde kafalar boş, iş yok, orda tartışılır böyle gereksiz şeyler, F mi olsun, Q mu olsun? E olsun nasıl olur? EBN sıralı klavye olsun!

Sonuç olarak,

  • 10 parmak yazabilen Türkler için alıştıkları klavye önemli, Q veya F olması değil.
  • Klavyeye bakarak yazan Türkler için, Türkçe karakterlerin (üğşçöı) tuşlar üzerinde yer alması önemli. Bu da hem Türkçe-Q hem de Türkçe-F klavyelerde mevcut! Yabancı Q klavyelerde tabiki Türkçe harfler mevcut değil, ama Türkçe klavye ister Q olsun, ister F şeklinde düzenlenmiş olsun, üzerinde Türkçe özel harfler yer alır ve kullanımı öğrenilebilir.
  • Türkçesini bulamayıp F-klavye veya F-kibord diyen, e-mail denmicek e-posta dencek diye bozuk Türkçeleri ile ısrar eden (ki mail ingilizce, posta fransızcadır) Türkler için ne o, ne de öbürü önemli değildir, maksat şovenizm ve ilgi çekmektir.
  • Türkçe Q klavye hiç de emperyalistlerin amacı veya bilgisayarcıların üç beş kuruş kazancı için çıkarılmış değildir. Bunun var oluşunun tek amacı, benim gibi binlerce eski bilgisayarcının ve diğer mesleklerde Q klavye ezberleyerek işe başlayanların işini kolaylaştırmak, Türkçe yazabilmelerine olanak sağlamaktır. Benim zamanımda F klavye olsaydı tabi ben de bugün Q klavye’de zorlanırdım.

Türkün malı Türkün özü F klavyedir diyenler acaba bana açıklayabilirler mi: Neden F klavyemizin üzerinde Q,X,W gibi Türkçede hiç kullanılmayan harfler mevcuttur? Neden yabancılar klavyelerine ÇÖĞ gibi harfleri eklemez ama Türkçe diye geçinilen bir klavyede QXW yer alır? Lazım olur diye ise, Türkçe Q bastahtasında da hem onların harfleri hem bizim harflerimiz var, neden Türkçe F bastahtası özgün olsun? Cevabı ben size söyleyeyim, F klavyelerde sadece Q, X ve W harflerinin bulunmasının tek nedeni KÜRTÇE de yazılabilmesini sağlamaktır.

Eminim 1955′de F harftahtası için uğraşanlar iyi bir iş başardı ama F düzeninin bilgisayar ve daktilolara girişi 1980′lerden bile sonradır… Ben 1986′da ünüversitede hiç F klavye bilgisayar görmedim! Sadece annemden duymuştum F ile başlayan daktiloların olduğunu…

Yeni nesle tavsiyem, eğer harftahtası kullanmaya yeni başlıyorlarsa ve Türkiye’den hiç ayrılmamaya yeminli iseler F düzenli harftahtası tercih etmeleri ve buna alışmalarıdır. Yok biz artık evrensel olduk, 2-3 milisaniye hızlı yazınca memleket mi kurtulacak, boşver işimize bakalım vb diyorlarsa Türkçe Q da ayni işi görür…

 Bu arada ben de iki madalya bekliyorum:

  1. Üzerinde hiç bir Türkçe harf olmayan bir İngilizce-Q harftahtası ile bile zorlanmadan Türkçe yazabiliyorum,  ne sızlanıyorum ne de gocunuyorum.
  2. Kırk yıldır klavye klavye dediniz, bir dakikada harftahtası diye Türkçeleştirdim. İtirazı olan daha iyisini bulsun, elini sıkar onunkini kullanırım.

(c)2007 – 2010 Cem Turgay

By cem on 7 Temmuz 2010 | Teknoloji | A comment?
Etiketler:, , , , ,

Fotoğrafçılıkta DPI ve RAW masalları

DAHA ÇOK, DAHA ÇOK RESİM NOKTASI (pixel)

- Marketteki en yüksek çözünürlüklü kamerayı aldım!

- Peki, ne kadar uzağa işeyebiliyorsun?

Sayısal fotoğraf makinası tüketicileri ve amatörleri, piyasanın ve satıcıların yarattığı ‘daha çok resim noktası, daha çok çözünürlük, daha çok pixel’ girdabına kapılmış gidiyorlar. Eğer, ‘neden daha çok resim noktası?’ diye sorsak, cevabını bilemezler. Sadece, ne kadar çok pixel o kadar iyi makina benzeri cümleler ezberletilmiş satıcılar ve reklamlar aracılığı ile.

Profesyonellere gelince, tabiki daha çok resim noktasının anlamını bildikleri için doğru yanıtı vereceklerdir: – Daha büyük ve geniş baskı (print) alabilmek için…

Arada kalan foto meraklılarının (enthusiast) cevabı da şu olabilir: – Tabiki, kesip-biçebilmek (crop) için!

Uzman (profesyonel) fotoğrafçılar bu bahaneyi (kesip-biçme) hiç bir zaman kullanmazlar. Çünkü onlar en baştan uygun yakınlaştırıcı (zoom) objektifi takmış, doğru çerçeveleme yapıp, en iyi pozu almışlardır. Eserlerinin sonradan kesilip biçilmesini engellemek için doğru malzemeyi ve bilgiyi yanlarında taşırlar.

Bir kısım amatör ve meraklılar ise genelde çok amaçlı ve jenerik bir objektif ile çalışırlar ve/veya gerekli yakınlaştırıcı objektifi takıp-çıkartmaya üşenirler. Bunun sonucu, resimlerini bilgisayara aktardıklarında bazen kalınca bir çerçeveyi kesip atarak, yeterince yakından çekemedikleri objenin resim çerçevesini iyice doldurmasına uğraşırlar. Bu tür bir uğraş sonucu kaliteyi kaybetmemek için de dünyanın pixel’ine ihtiyaçları olur… Öte yanda profesyoneller, dünyanın pixeline sadece çok büyük resimler bastıracaklarında ihtiyaç hissederler.

İNÇ BAŞINA NOKTA (DPI) DRAMLARI

- Marketin en üstün DSLR’ını aldım, Photoshop hala daha resimlerime 72 dpi muamelesi yapıyor, intahar edeceğim!

- 60 cm’lik bir poster bastıracağım, ama benim kameracık sadece 12 megapixel’cik!

DPI, yani dot per inch, Türkçesine ‘inç başına düşen nokta sayısı’ diyebiliriz, sadece yazıcılarda kullanılmak üzere tasarlanmış bir birimdir, fakat yanlışlıkla çoğu yerde bilgisayar ekranı, tarayıcılar ve hatta sayısal kameralar için bile kullanılabiliyor. Bilgisayar ekranı için kullanılması çok yanlış değil ama doğrusu PPI (pixel per inch), Türkçesine ‘inç başına düşen resim noktası’ desek, nüansı belirtmiş oluruz. Fakat sayısal kamera ve hatta resimler için kullanılması tamamen abesle iştigal (ayıp) oluyor.

Yani Photoshop’u açıp ‘aa resmim 72 dpi’ diyenler ayıp ediyorlar. Bilmemek değil ama öğrenmemek ayıp. Çünkü bunu söyleyenler bana resim dosyalarının boyunun kaç inç (veya santim) olduğunu da söylemeli. Bir kenarı kaç inç’tir sayısal resmin? Anlamsız soru. Resimler veya dosyalar santimle ölçülmez, dosya boyu ile (şu kadar megabayt) veya çözünürlükle (şu kadar megapiksel) ölçülür. Bir inç değeri bulamayacağınız için, inç başına şu kadar noktalı bir sayısal resim demek de tamamen mantık dışı oluyor. DPI sadece resim baskısında (çünkü kağıt boyu inç olarak bilinecektir) kullanılacak bir birimdir.

Bunun ötesinde, resim dosyaları içine kameralar tarafından konulan DPI sayısının da hiç bir anlamı bulunmamaktadır. Çok eski bir problemin çözümü için başlatılan bu uygulama bugun tamamen kullanımdan kalkmış durumda. Kameralar bu saha boş kalmasın diye belirli ve uyduruk bir rakam koyuyorlar. 72 veya 180 gibi. Örneğin, benim 4 MP Canon makinam 180 koyuyordu, 6 MP Minolta 72 koyuyor. Mantığı veya nedeni yok.

Konu sayısal resim dosyası ise, Havada bulut, Sen DPI’yi unut!

BASKIDA DPI HESABI

Kolay, resmin en uzun kenarının kaç piksel olduğunu bilin, resmin basılacağı kağıdın en uzun kenarının uzunluğunu alın, santimi inçe çevirin, buna bölün. Örneğin; 4000 x 3000 pixellik bir resim var, bunu 29×21 cm (A4) bir kağıda basacaksınız. Resmin uzun kenarı 4000 piksel. Kağıdın uzun kenarı 29 cm. 29 / 2.54 = 11.8 inç. 4000 / 11.8 = 339 DPI.

Başka bir örnek, 45×30 cm lik bir resim basmak istiyorsunuz ve 300 dpi olmasını istiyorsunuz. Gerekli resim boyutu nedir? Kağıdın uzun kenarı 45 cm / 2.54 = 17.7 inç eder. 300 x 17.7 = 5310 pixel, resminizin uzun kenarı olmalıdır. Bu da 5300×3500 boyutunda bir resim veya 18 Megapixel demektir.

Eğer elinizdeki resim sadece 3000×2000 boyutunda yanı 6 Megapixel ise ne olacak? 300 dpi’de basamayacaksınız. Ama 3000 / 17.7 = 170 DPI ile 45 cm kağıda basılabilir.

Eğer 170 dpi’de basılmış resminize 30 cm uzaktan bakarsanız 300 dpi’de basılmadı diye üzülebilirsiniz. Fakat eger sadece 60 cm uzaktan bakarsanız 300 dpi’de basılmış bir resimden ayırd edemediğinizi görürsünüz!

Şaşırdınız mı ??? Birazdan açıklayacağım!

Önce birkaç karşılaştırma yapalım. Görüntü cihazları üzerine, monitor ve TV’lerin çözünürlükleri ne alemde?

Diyagonal 17” (43 cm) denilen 4:3 bir bilgisayar monitörü 1280×1024′e ayarlanmış olsun. Bu ekranın uzun kenarı 13.6 inç eder (hipotenüs hesabı). Ekranın dpi karşılığı ise: 1280 / 13.6 = 94 PPI.

20” (50 cm) geniş ekran (16:9) bir bilgisayar monitörünü ele alalım. Çözünürlüğü 1600×900 olsun. Bu ekranın uzun kenarı 24 inç’tir. Ekranın PPI değeri: 1600 / 24 = 67 PPI.

42” (107 cm diyagonal) son model bir LCD  HD TV ele alalım. 1920×1080 çözünürlükte. Bunun uzun kenarı 49” ve dpi değeri : 1920 / 49 = 39 PPI.

Monitör ve HD TV’lerde resimler pırıl-pırıl, şahane görünmüyor mu? Bu kadar düşük PPI (dpi) olmalarını yadırgadınız mı? Neden kağıda basarken daha çok dpi arıyoruz ?

İNSAN GÖZÜ

İnsan gözünün çözünürlüğü (ayrıntıyı çözebilmesi) kısıtlıdır. Optik uzmanları araştırmışlar. Bir obje insan gözüne ne kadar yaklaşırsa retinada o kadar geniş algılanacağı için çözünürlüğünün arttığını tespit etmişler. Fakat gözün odaklaması bir noktadan sonra (25 cm’in altında) bozulduğu için bu en yakın odaklanabilir mesafeye ‘GÖZÜN EN AYRINTILI GÖRDÜĞÜ NOKTA’ adı verilmiş. Bu nokta ve ötesinde yapılan çalışmalarda tipik insan gözünün 1 saç teli aralıklı duran 2 saç telini ayırd edebildiği, daha ince nesneleri ayırd edemediği anlaşılmış. Seçilebilir en ince tel 73 mikro-metre çapındaymış. Bu aralık yaklaşık 130 ışık dalgası boyu. Bu mesafedeki insan gözü çözünürlüğü 1 derecenin 60′da biri (veya 0.0167 derece açı) olarak hesaplanmış. (ayrıntılar Fundamentals of Optics: F. A. Jenkins and H. E. White. McGraw-Hill, New York)

Göz seçiciliğinin dpi eşdeğerine çevrilmesi.

Eğer insan gözü en net 25 cm’de (10 inç) görüyorsa bu çaptaki görüş çemberinin etrafı 2xPixR yani 2 x 3.14 x 10 = 62.83 inç olmalıdır. Gözün bu mesafede seçebildiği açı 0.0167 derece (1/60 derece) olduğuna göre, bu açının çemberdeki uzunluğu 62.83 / 360 / 60 = 0.002908 inç’tir. Bu da 1 / 0.0029 = 343 DPI’ye karşılık gelir.

En hassas insanın gözünün yardımsız, algılayabildiği en yüksek cözünürlük 343 dpi olarak bulunmuş. Bunun anlamı, 30 cm uzaklıktan bakılan 300 dpi basılmış bir resim bize bütün ayrıntıları verebilmektedir. Endüstride (örneğin magazin basını) neden 300 dpi kalitesi kullanıldığı kolayca anlaşılabilir. Çünkü kimse 343 dpi üzerinde basılmış resimlerdeki detayı çıplak gözle seçemez.

Çoğu insan 25 santimden kısa mesafeye odaklanamaz. Eğer olanak olsaydı, örneğin 10 cm uzakta görüş çemberinin çevresi 63 cm yani 25 inç olacaktı. Bu mesafede seçilebilen açı 0.00116 inç’e iniyor ve çözünürlük 862 dpi’ye çıkıyor. odaklamayı 3 kez yakınlaştıran bir büyüteç ile 3 kat ayrıntı görebilmemizin nedeni de bu.

1 metre mesafedeki bir nesneye (örneğin resim) bakıyorsak, bu durumda görüş çemberinin çapı da 251 inç’e, seçilebilir açı da 0.0116 inç’e kalınlaşıyor, bunun sonucu sadece 86 dpi eşdeğerinde seçicilik sağlıyoruz!

2.5 metre mesafede durum daha kötü, görüş çemberi 628 inç ve açı 0.029 inç ve gözümüz sadece 35 dpi çözünürlük sağlayabilmekte. Örneğin, 42” (107 cm) bir Full-HD TV alsanız ve bunu 2.5 metre uzaktan seyretmeye başlasanız nasıl olur? 42” TV’nin uzun kenarı 49” tir, 1920 pixel / 49= 39 ppi çözünürlük üretir ve siz 2.5 metreden sadec 35 dpi ayırd edebilmektesiniz. Fena seçim sayılmaz. Ancak 2.5 metreden daha uzak seyrediyorsanız HD-TV’nin çözünürlüğünü yitireceksiniz. Bir metre uzaktan baktığınızda ise pikselleri seçebilirsiniz. Çünkü TV’nin sunuşu 39 ppi, ancak gözünüzün 1 m’de seçiciliğiniz 86 dpi!

Bir deney önerebilirim, beyaz bir kağıt üzerine 1 inç, yani 2.5 cm uzunlukta bir mesafe içine toplam 35 siyah noktayı yan yana koyun. İnce kurşun kalem ucu ile mesela. Sonra bu kağıdı alın ve 2.5 metre öteye koyun. Sonra noktaları saymaya çalışın. Benim görüşüm doktorlara göre 100% ve ben sayamıyorum. Yani bahsedilen 2.5 metrede 35 dpi seçicilik aslında en sağlıklı ve genç gözler için bir değer. Çoğumuzun gözünde daha düşük.

Yani bastırdığınız bir resmin veya TV’nizin ‘izleme mesafesini’ doğru ayarlamak görüntü kalitesi için çok önemli. Bir resmin ille de 300 dpi’de bastırılması gerekmiyor. Hangi mesafeden bakılacak oldugu daha önemli. 45 cm’lik bir postere magazin okuma mesafesinden (30 cm) bakmayız. Şöyle bir geri çekilir bakarız. 60 cm gidersek zaten algı 150 dpi’ye düşer.

6 Megapixel’lik kameramla 45×30 cm baskılar alıyorum ve pek kaygı duymuyorum. Daha büyük basmak için 12 Mp kamera almayı bile düşünmüyorum… Bu hesaplamaları öğrendikten sonra artık soranlara da isabetli kararımı ispatlayabiliyorum.

HAM (RAW) RESİM EFSANELERİ!

Sayısal fotoğraf makinaları CCD (veya CMOS) ile yakaladıkları görüntüyü sayılara çevirir ve RAW (işlenmemiş, ham) denilen bir dosyaya yazarlar. Bu dosyadaki bilgi bildiğimiz anlamda renkli resim değildir, her algılayıcı noktanın üstüne düşen ışık miktarının sayısal değeridir kaydedilen, renk bilgisi içermez. Renkli resime dönüştürmek için oldukça karmaşık hesaplama ve tahminlerin yapılması gereklidir. Ham dosya kameradaki minik bir işlemci sayesinde akabinde işlenerek genellikle JPEG denilen sıkıştırılmış renkli görüntü dosyasına çevrilir. Amatör bas-çek tipi sayısal makinalarda bu işlem basitçe yapılır ve ham resim çevrimden sonra bellekte tutulmaz silinir. Daha ileri düzeyde ve pahalı kameralarda bu çevirim daha özenle yapılmakta, bu işlenmemiş dosyanın silinmeyip tutulması da sağlanabilmekte. RAW dosyayı saklamanın amacı, bu ham veriyi kaynak (orjinal) olarak saklamak ve istendiğinde renkli resme çevirme işleminin bilgisayarda ek yazılımlar aracılığı ile ve farklı hesap ve tahmin parametreleri uygulanarak deneme-yanılma tarzında yaptırılmak istenmesiyle ilgilidir.

Sayısal fotoğrafa ilk adım atan profesyonel fotoğrafçılar RAW’ı işlemeyi de keşfetmişler, özellikle çok eski dijital kameralarda ne kadar da farklı ve iyi sonuçlar alabildiklerini görerek, RAW hastası olmuşlardı. Eski DSLR’larda Jpeg’ler o derece amatör ve acınacak durumdaydı ki, uzman fotoğrafçıların RAW’dan kendileri JPG imal etmekten başka seçenekleri de yoktu. Sonradan sayıları cığ gibi artarak sayısal fotoğrafçılığa geçenler de bu ustaları dinlemek, feyz almak, tecrübelerine kulak asmak durumundaydı. Bu durum genellikle ortodoksluk diye adlandırılır. Yani teknoloji gelişse de, şartlar değişse de, eski alışkanlık ve eski bilgilere bağlı kalmak. RAW bir ilk aşk, onu yaşatma ihtiyacı… Evet, bazı uzman ve meraklı sayısal fotoğrafçılar bu RAW ile bir aşk yaşamaktalar. RAW’a laf söyletmezler. RAW bir mantra. Bir totem. RAW kullanmayı ‘profesyonellikle’ eş tutuyorlar. Genellikle RAW’ı

  • Eski fotoğrafçılıktaki negatif filmin eş değeri kabul ediyorlar.
  • Daha çok detay taşıdığını sanıyorlar.
  • Daha geniş dinamik aralığı (ton genişliği) olduğunu sanıyorlar.
  • Resmi düzeltmek için (beyaz dengesi vb) şart sanıyorlar.
  • PC’de Jpeg’e çevirmek daha iyi diyenleri de var.

Bu iddialardan bazıları geçmişte doğruydu. Örneğin Jpeg çevirimin PC bilgisayarda yapılmasının daha iyi netice verdiği gibi… Eskiden, çok değil 3-5 yıl öncelesinde, fotoğraf kameralarında kullanılan özel tasarım mikro işlemcilerin gücü ve hızı çok düşüktü. Jpeg çevirim algoritmaları ise olgunlaşmamıştı. Kısaca, kameranın yeterince kısa bir sürede Jpeg oluşturması çok şahane bir sonuç vermiyordu. Özellikle renklerde beyaz-dengesi (white-ballance) konusu sayısal fotoğrafçıların kabusu idi. Bu yüzden RAW ara dosyayı alıp ben kendim daha doğru veya isabetli çevirimler yapabilirim düşüncesi kesinlikle doğru bir tecrübeyi dile getiriyordu. Halbuki, günümüz kameralarında durum çok değişti. Çoğu DSLR artık PC bilgisayar kadar iyi ve kaliteli çevirim yapabiliyor. Jpeg çevirme algoritmaarı da olgunlaştı ve beyaz dengesi gibi kabuslar artık geride kaldı.

Diğer bir görüş, resmi düzeltmek (renk, kontrast, beyaz ayarları vb) için Raw formatın şart olduğunu düşünenlerdir. Halbuki günümüz PC uygulamalarının hepsi ayni ayar ve düzeltme olasılıklarını eşit olarak tüm formatlara sağlıyorlar. Raw dosyada yapılabilecek tüm düzeltme ayarları, Jpeg resimde daha hızlı ve görsel yapılabiliyor (çünkü sonucu görmek için çevrim bekleme süresi yok) Ve yapılan düzeltmeler ayni Jpeg dosyanın üzerine tekrar-tekrar kaydedilmedikçe bilgi veya kalite kaybı da yaşanmıyor.

Renkli dijital resim oluşturmada bir fotoğrafçının kamerasına güvenememesi hoş birşey değildir. Banyoyu, baskıyı ben kendim yapıcam! analojisini kuranlar da var. Bu kişiler Raw dosyasının eski fotoğrafçılıktaki ‘negatif film’e karşılık geldiğini sanıyorlar ve bu dosyayı Jpeg’e çevirirken kendilerini karanlık odada agrandizör ile çalışırken hayal edebiliyorlar. Halbuki bu kötü bir analoji veya benzetmedir. Sayısal fotoğrafçılıkta, negatif filmin bire bir karşılığı resim kaydedici (CCD veya CMOS denilen ışığa duyarlı kıymıklardır (chip). Negatiften banyo işlemi, tam olarak Analog/Dijital çevrim devresinde, yani chip algılayıcılarının renkli filtreler arkasından aldıkları ışık miktarını ölçüp sayısal olarak Raw dosyaya yazılması ile bitiyor. Raw dosyadan matematik hesap, mantık ve tahmin yolu ile renkli Jpeg resimler elde edilmesinin, eski fotoğrafçılıkta hiç bir mantıklı karşılığı veya analojisi yok! Bu yepyeni bir şey ve günümüz teknolojisinde, (iyi) bir kameranın içinde veya sonradan bilgisayarda yapılması arasında ciddiye alınabilecek bir fark yaratmamaktadır.

Bir de teknik olarak tamamen yanlış yorumlanmış, hurafe tarzı iddilar var. Bunlardan biri; Raw dosyasındaki bilginin dinamik aralığının (dynamic range) Jpeg’e çevrilince azaldığı iddiasıdır. Hurafeye göre, Raw dosyasındaki resmin dinamik aralığı (ışık-gölge zenginliği) Jpeg’e göre çok daha üstünmüş. Buradaki problem şu; dinamik aralığın tanımı ve nereden geldiğinin yanlış bilinmesi, hatta hiç bilinmemesi.

Öncelikle, dinamik aralık, bir sayısal bilginin bit uzunluğu değildir. Dinamik aralık, ışık algılayıcı chip’in (CCD veya CMOS) en karanlık ve en aydınlık durumlara verdiği tepki farkıdır. Ne kadar karanlığı ve ne kadar aydınlığı algılayabildiğidir. Örneğin bir CCD var, karanlığı (az ışığı) 50 lümen (ışık şiddeti), aydınlığa da 500 lümene kadar algılayabiliyor. Diğer bir CCD var, karanlığı 2 lümene kadar okuyabilirken aydınlığı 1000 lümene kadar algılayabiliyor. Bu durumda ikinci CCD’nin dinamik aralığının (2-1000) birinciden (50-500) çok daha iyi olduğu söylenebilir. Çünkü birinci CCD’nin siyah deyip kestirdiği 50 lümen altı bölgede ikinci CCD hala griler algılayabilmektedir ve siyahlığı 2 lümene kadar öteleyebilmekte. Buna güncel örnek, bazı kameraların gölgeyi siyah gösterirken bazı kameraların gölgedeki detayları kaydedebilmesidir. Bu durum, kullanılan algılayıcının (CCD/CMOS) dinamik ölçme gücü ile ilgilidir, Raw veya Jpeg kalitesi ile kesinlikle ilgiki değildir.

Karanlık/aydınlık ayrımsallığının (dinamik aralığın) kullanılan A/D çeviricinin örnekleme seviyesi (bit sayısı) ile de direkt ilgisi yoktur. Yani dinamik aralık 12 bit veya 8 bit demek ciddi bir hatadır. A/D çeviriciler herhangi bir örnekleme seviyesinde çalışabilir, örneğin 8, 12, 16, 24 bitlik, hatta 1 bitlik (stream) çeviriciler yapmak mümkündür. Yukarıdaki örneğimizdeki birinci CCD’nin çıkışına 16 bitlik bir A/D koyalım, ikinci CCD’nin çıkışına 8 bitlik bir A/D koyalım. 8 bit çevirici, sinyalleri 0 ile 256 arası sayılara dağıtır. 16 bitlik olan ise 0 ile 65535 arasına. Bu durumda, birinci devre, CCD 50 lümen gördüğünde 0 (sıfır=tam karanlık) diyecek ve 500 lümen gördüğünde 65535 (tam aydınlık) diyecek! Bu durumda 50-500 lümen arasındaki ışık değerleri 0 ile 65535 rakamları arasına dağıtılacak. Yani 0-119 arası siyah demekle eş değer. Birinci devrede 0-119 arası bütün rakamlar siyah anlamına gelirken, ikinci devre birinci devrenin siyah deyip attığı alanlarda hala gri tonları görebildiğinden, 2′den  50′ye kadar olan ışık şiddeti farkını 0 ile 12 aralığındaki sayılarla yansıtabilir. Yani, ilk CCD 16 bit bilgiye sahip olduğu halde 0-119 arasındaki bütün sayılara siyah derken, ikinci CCD 8 bitlik bilgiye sahip olduğu halde daha çok gri ton tanımlayabilir.  Dinamik aralık, CCD’nin kalitesi ile ilgilidir, A/D örnekleme seviyesi ile değil. RAW içeriği ile hiç değil.

CCD’den gelen sinyal 8, 12, 16, 24 bit ve hatta 1 bit (stream) olarak da sayısallaştırılabilir. 8 bitlik kalite 12 veya 24 bitte yapılacak sayısallaştırmalardan daha kötü olacaktır diye bir kural mevcut değildir. Şu şekilde örneklenebilir: Bir pastanız var, bu pastayı 8 dilime veya 16 dilime ayırmak pasta miktarını değiştirir mi? Daha çok sayıda dilimleyerek pastayı büyütemezsiniz!!!

Diğer bir hurafe, Raw dosyasının daha çok bilgi veya ayrıntı içerdiğidir. Ayrıntıyı resim noktası sayısı olarak kabul ediyorsak, bu iddianın bir dayanağı olamaz. Çünkü, Raw kalsın veya Jpeg’e çevrilsin resimi oluşturan noktaların toplam sayısı değişmez! Sayı değişmezse nasıl Raw, Jpeg karşılığından daha çok ayrıntı içerebilir? Burada hemen uzman iddiacılar, ayrıntının nokta sayısında değil, yine renk dinamiğinde gizli olduğunu, Jpeg’e çevirimde dinamiğin kaybedildiği efsanesini alevlendirirler. Halbuki bunun bir efsane ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığını az önce anlatmıştım.

Bu konuyu kavrayabilmek için öncelikle, RAW dosyanın içeriğinin neye benzediğini anlamalıyız. Ham dosyadaki bilgiler renkli bir resme ait değil, siyah-beyaz arası parlaklık (luminance) bilgileridir. Bildiğiniz veya şimdi duyacağınız üzere dijital kameralardaki CCD veya CMOS denilen ışık alıcıları renk körüdür. Renkleri bilmez, sadece aydınlık-karanlık farkına algılarlar. Yani ham dosyadaki bir resim noktası (pixel) için parlaklık bilgisi sadece tek bir renge aittir! Çünkü CCD’ye gelen ışık bir renk filtresinden geçip gelmiştir. Hemen tüm CCD ve CMOS kameralarda Bayer filtresi denen ve Kodak’ın patentindeki RGB (kırmızı,yeşil,mavi) sıralı filtreler kullanılır. Herhangi bir resim noktasını ele aldığınızda o noktanın taşıdığı ışık bilgisi, o noktanın önünde duran filtre renginin bilgisidir, yani tek bir renge ait bilgidir. Eğer ele alınan resim noktasının (pixel) önündeki filtrenin rengine bakarak bir renklendirme yaparsak karşımıza aşağıdakine çok benzer bir görüntü çıkacaktır.

Bu resimde her bir noktanın gerçek rengini bile görmek olası değildir. Çünkü işin bütün raconu, yani interpolation veya Raw conversion denilen hesaplama (renk tahmin işlemi) yapılmamıştır. Anlaşılacağı üzere CCD algılayıcılardaki her pixel bir çeşit renk körüdür. Sadece tek bir renk görür. Ve Ham dosyaya sadece bu algılanan tek bir renk bilgisi yazılıdır. Ham veri işlenmediğinde yani ‘interpolation’ işlemi yapılmadığında Ham dosyanın hiç bir kullanılırlığı ve görselliği bulunmaz. Renkli ve düzgün bir resim elde edebilmemiz için bu çevirim işi, ister kameranın içinde ister dışarıda (PC vb) yapılmak zorundadır. Sonuçta kullanacağınız materyal ya TIFF ya da JPEG olmak zorunda…

Raw sevdalılarının iddiasına dönelim; diyorlarki, çoğu DSLR kamera (CCD veya CMOS algılayıcısı) her rengi 12 bit değerinde bir sayıya dönüştürüyor, ve bunu Ham dosyaya aynen yazıyor. Öte yandan, JPG/TIFF/BMP gibi 24 bitlik dosya formatları, her bir renk için sadece 8 bit değerinde bir sayı tutabilirler. Bu durumda ham dosya Jpeg’e (veya bmp veya tiff’e) çevirilirse taşıdığı 12 bitlik renk bilgileri 8 bite indirgeniyor yani ciddi bir renk veya dinamik kaybı var. (Daha önce açıkladığım üzere dinamik kaybı yok, çünkü dinamik aralık yanlış anlaşılmış bir kavram) Renk kaybı, 12 bitin 8′e indirgenmesi, kulağa mantıklı gelse de, birazdan açıklayacağım nedenle, bir yanlış anlamadan ibaret.

İlk önce karşı iddiayı yapalım, Raw dosya, her bir pixel için sadece 12 bit değerinde bir sayı taşırken, Jpeg (bmp veya tiff) dosyalar her bir pixel için 24 bit değerinde bir sayı taşımaktalar. Yani intrapolasyon işleminde Raw’ın her bir 12 biti aslında 24 bite genişletiliyor, zenginleştiriliyor.

Şimdi hangi iddia daha kazançlı? 12 bitlik tek renk bilgisinin 8′e düşmesi mi, yoksa 12 bitlik tek renk bilgisinin 24 bit tam renk bilgisine yükseltilmesi mi? Bence kazanan yok, bitlerin artıp azalması, bilgi kapsamında, renklerde, dinamikte ve ayrıntıda anlamlı bir değişim yapmaz.

Neden? Raw’da bir pikselin sahip olduğu 12 bitlik tek renk bilgisi aritmetik olarak 8 bit tek renge inmiş gibi görünse de, gerçekte bu işlem sırasında, var olan 12 bitin her bir biti, çevre piksellerdeki eksik olan renk bilgilerinin yerine konması için kullanılıyor da ondan. Çevirim işinde kayıp yok, sadece yeniden düzenleme var. Ve bu intrapolasyon işlemi sırasında algoritmalar Jpeg’in tek bir pikselinin 24 bit genişlikteki detayını, eldeki Raw pixellerin 12 bit genişliğindeki detayının birden fazlasını kullanarak, güçlükle,  ve açıkçası tahmin matematiği yöntemi de kullanarak dolduruyorlar.

Açıkça söyleyeyim ki, Raw’mı iyi, Jpeg’mi iyi kavgası son derece de anlamsızdır. Çünkü en başta Raw’ın bu bit çevirim işlemi yapılmadan bir kullanım alanı mevcut değil.

Şimdi bir de mantıksal ispat önerelim. Diyelim ki, RAW’ın içerdiği tüm bilgiyi, hiç bir renk bitini kaybetmeden kullanmak istiyorsunuz. Yani interpolation veya akıllı tahmin yöntemi istemiyorsunuz. Çevirim dosyası olarak da 36 bit (12 bit x 3 renk) format seçtiniz. (36 bit TIFF ve JPEG olanaklı). Bu durumda 12 bitin 8′e inmesi diye bir iddia olamaz. O halde, 36 bitlik resim dosyasının her bir pikselinı doldurmak için ardışık 3 RAW pixeli kullanmanız gerekir (12 x 3), sırayla kırmızı, yeşil ve mavi Raw pikselleri yanyana alıp bunları tek bir 36 bit resim pixeli olarak birleştireceksiniz ki tek bir JPEG pixel’i oluşsun. Sonuçta Raw’dan gelen hiç bir bit kaybedilmedi. Fakat ne oldu, 36 bit resim dosyasındaki her bir pikseli oluşturmak için 3 Raw pikseli kullandık. Ve sonuç resmimiz orjinalin 1/3 boyutuna indi. Yani örnegin 3000×2000 piksellik bir Raw’dan, 1000×680 gibi minicik bir renkli resim elde ettik üstelik 12 bit tek renk bilgilerini hiç kaybetmeden! Bir başka deyişle, Raw’daki tek renk bilgisini tam kullanayım derken  ayrıntıyı, detayı kaybettik. Raw daha çok detay taşır derken girilen paradoksu anlatabildim mi? Doğrusu, Jpeg çevirimde veya 24 bit çevirimde de 12 bitlik verinin tamamı işleme sokulacaktır, esksildi denilen bitler aslında komşu pixel’lerin gerçek rengini kestirmekte kullanılmaktadır.

İlginç olabilecek bir analojim var. Raw dosyası, izlenmediği veya bastırılmadığı sürece anlam ifade etmez, eğer görmek isterseniz, ayni anda hem renk hem de detay bilgisini tam çözünürlükle elde edemezsiniz. Kusursuz renk bilgisini elde ederseniz, detay bilgisinde azalma olur, kusursuz detay bilgisini elde ederseniz, renk bilgisinde azalma olur. Fizikte, Heisenberg’in Kesinsizlik Yasası diye bir yasa var. Heisenberg’s Uncertainity Principle, bu açıkladığıma o kadar çok uyuyor ki, şaşarsınız :)

:-)

By cem on | Teknoloji | A comment?
Etiketler:, , , , ,

Plasma mı LCD mi ?

Aileden ve arkadaşlardan televizyon seçimi hakkında bana sıkça sorulan sorulara verdiğim yanıtları burada toplamak istedim. Hangisi iyi, ne almak gerek, almak gerekli mi, satıcılar şöyle diyorlar doğru mu gibi sorular…

Ne almalı, hangisi daha iyi gibi soruların cevabı kişiye ve ihtiyaçlara göre değişir. Örneğin benim kendi seçimim, ne LCD ne de Plasma’dır. Benim ihtiyaç ve kullanımıma en uygun gösterim cihazı projektör. DVD çıktığından beri, sanırım on yıldır, DVD çalar, multimedya sunucu, projektör ve perde, çevreleyen (surround) ses gibi pek çok ev sineması ekipmanları kullanmaktayım. Hemen her gördüğüm görüntü, ses ve kayıt cihazlarını yakından inceler ve araştırırım. Bu nedenle LCD-Plasma çekişmesine önyargısız bakabileceğim gibi, arkadaş ve aile çevresinde bu işin otoritesi gibi görünmem ve sorular almam kaçınılmaz oluyor.

Şu sıralar televizyonlarını yenilemek isteyenler için, geniş-düz ekranlı LCD veya Plazma televizyonlar en önemli tercihler olmaktadır. Yakın zamanda çıkan LED TV’ler hızla yaygınlaşsa da fiyat olarak yüksekler. Bir de yeni geliştirilmekte olan Laser Televizyonları henüz saymazsak, yeni televizyon alacak herkesin (2007 ve 2010 hala) önceliği ya LCD ya da Plasma televizyonlardır. Fakat hangisi? Benim ilk uyarım, TV’nizi tavsiye, satıcı veya arkadaş yönlendirmesi ile değil, buna aşağıda benim yapacağım tavsiyeler de dahildir, mutlaka kendiniz izleyip, deneyip beğenerek alınız. Arkadaşları vb dinleyin ama uymayın!

Sıkça sorulanlar

- Hangisi daha iyi?

LCD ve Plasma televizyonların görüntü kalitesi arasında bugün çok büyük farklar yoktur. Lakin çalışma ve görüntü oluşturma prensipleri çok farklı olduğu için bazı özellikler (kontrast, siyah renk, hızlı görüntü vb) Plasmada daha kolay ve ucuza imal edilebilmektedir. Diyebilirim ki LCD’nin de Plasma’nın da çok iyileri, süper gösterenleri, denk olanları vardır. Belli bir model/fiyat Plasma’dan daha yüksek kontrasta ve özelliğe sahip LCD modeli de bulabilirsiniz. Ancak fiyatı mutlaka biraz daha yüksek olur. Marka-model bazında karşılaştırılırsa, bazen LCD televizyonlar öne çıkar, bazen Plasma’lar. Fiyat bazında karşılaştırılırsa, ayni fiyat dilimindeki Plasma, çalışma prensibinin getirdiği avantajlar sayesinde fiyat dengi olan LCD’den biraz daha iyi görüntü sunabilmektedir. Yeni çıkan LED televizyonlar her ikisinden de daha ileri olduğu halde fiyatları ile tecihlerde baş sırayı alamıyor. Ama eğer para sorun değilse 2010 yılı itibarı ile tercih 3D (3 boyutlu) LED TV olmalıdır.

- Kontrast önemli diyorlar, 1:8000 mi daha iyi 1:5000 mi?

Kontrast oranının yüksek olması daha iyi olmakla beraber görüntü kalitesi için bir garantisi yoktur. Çünkü bu ölçümlerde herkesin uyduğu bir standard, bir referans henüz yok. Üstelik üreticiler kontrast oranının yüksek çıkması için bir takım elektronik ayarlamalar yapabiliyorlar, bu da gerçek (fiziksel) kontrast kapasitesinin üstünde rakamlar sağlıyor. Belli bir sayının üzerinde ise, sanıldığı kadar da önemli bir ayrıntı da değildir. O anda gösterilen görüntüye ve ışık-kontrast ayarına göre herkesin gözü ve beyni farklı algılayabilir. Bugün çoğu LCD’nin kontrast oranı 1:5000’in üzerinde bu da çoğu göz için yeterli deniyor. Kontrast kadar önemli olan gri tonlamanın yeterliğidir. Kontrast oranı yüksek ama gri ton aralığı dar olan bir TV son derece yapay bir görüntü verir. Gözü rahatsız eder. Kontrast rakamına bakarak internetten TV ısmarlamayı düşünmüyorsanız, görüntüye bakıp farklı dükkanlarda farklı yayınları izleyip, tatmin olarak TV almak gerekir.

- En önemli kısım ekran mı?

LCD olsun Plasma olsun, ekrandan daha da önemli olan elektronik (sayısal işlemciler) aksamdır. Çünkü bu TV’lerde görüntü sayısal olarak hazırlanmakta ve sayısal görüntü için TV’nin içinde resmen bir bilgisayar, grafik/video işlemci ve görüntü işleyen, sıkıştırıp açan programlar çalışmaktadır. Her bilgisayar ve her program ayni kalite ve hassaslıkta değildir. Nasıl ki farklı fiyat ve güçlerde bilgisayarlar var, TV’lerde de bu fark mevcut. Her yazılımın değişik üstünlükleri ve eksiklikleri var bu da TV model ve fiyatlarına yansır. Kendi sectiğiniz DVD veya filminizi çalıp izleyerek, tatmin olduğunuz görüntü cihazını alın demek en kolay ve en doğru tavsiye.

- Plasma bitti diyorlar, Sony bile üretmiyormuş.

Bu külliyen yalan, Sony satıcılarının uydurması mı bilemem. Sony Plasma’dan çekildi çünkü güçlü rakipleri Pioneer, Panasonic ve Philips’in çok gerisinde kaldı ve LED teknolojisine atıldılar. Yakında LCD’den de çekilebilirler. En büyük üretici ve rakiplerler Plasma üretimine tam gaz devam ediyor. Plasma, LCD kadar geçerli bir teknoloji. LED teknolojisi her ikisini de tehtid ediyor fakat yeni ve pahalı olması dezavantajı.

- LCD ekranı çabuk bozuluyor diyorlar, doğru mu?

Değil. LCD ve Plasma TV’lerin ekran ömrü yaklaşık 60 bin saattir. Bu da günde 8 saat TV seyretmekle 20 yıl eder. Lakin, 20 sene öncesinde ekrandaki bazı noktaların (pixel) ölmesi olasılığı her zaman vardır. Hem LCD’de hem Plasma’da birkaç noktanın uzun zaman içinde görevini yapamaz hale gelmesi çok kütü bir durum sayılmaz. Özellikle seyretme mesafesine uygun alınmış bir geniş ekranda tek-tek noktaları seçemek kolay değildir. LCD’de ömrü ekrandan daha kısa olan, ekran arkasında ışığı yaratan floresan lambalardır. Bu lambaların ömrü senelerle sayılmakla birlikte daha tam ölmeden ışık güçlerini zamanla kaybetmekeri söz konusudur ! Plasma’da bu problem yoktur. Eskiyen, ölen LCD lambalarının değiştirilmesi olanaklıdır.

- Plasmada ekran yanığı oluyormuş, aslı nedir?

İnanmayın. İlk çıkan büyük ekran Plasmalar piyasada rakipsiz ve çok pahalı oldukları için öncelikle endüstride kullanıldılar (havalanı, iş merkezleri, borsa, reklam panosu vb) ayni sabit görüntü çok uzun süre ekranda durursa yanma (görüntü izinin ekranda kalması) olgusu gerçekleşiyordu. Bu durum yeni Plasma’larda normal kullanımda giderilmiştir, hareketli normal yayın ve film seyretmek ile olacak birşey değildir.

- Almışken en büyük ekranı almak gerek mi?

Mantıklı ancak şart değil, ekran boyunun izleme mesafesi ile çok büyük bağlantısı var. Ekran boyunu TV’yi izlediğiniz ortalama mesafeye göre seçmek, gereksiz yere büyük veya ihtiyacınızdan küçük ekran boyu almayı engelleyecektir.

- LCD’lerin çözünürlüğü (resolution) daha yüksek, daha iyi değil mi?

HDTV standardına göre üretilmiş tüm LCD ve Plasma TV’lerin çözünürlükleri aynidir.  Buna rağmen sadece HD-ready olan TV’lerde LCD TV’lerin yatay olarak 1280 ile 1360 nokta çözünürlüklerine karşın Plasma’lar genelde 1024 ile 1280 arası sunuyor. 1280 ve 1360 arasındaki fark çok önemli değildir. Göz kolay farkedemez. Full-HD TV’lerde ise bu fark tamamen ortadan kalkıyor. HD-Ready Plasmalardaki nokta sayısının azlığı, noktaların daha zengin renk yelpazesi yaratması ile göz ardı edilebilecek bir farktır.

- LCD’ler yavaş deniyor, görüntü iz bırakıyormuş, doğru mu?

Bir ölçüde doğru ama tam değil. LCD noktaların (pixel) tam siyahtan tam beyaza ve tekrar siyaha donüşümü bir zaman almaktadır, yani görüntüdeki ışık değişimlerine anında tepki verememektedir. Bu zamana, tepki süresi (reaction time) denir ve milisaniye olarak değerlendirilir. Klasik tüplü eski televizyonlarda ve Plasma TV’lerde bu tepki süresi 1 ms ve altındadır. İnsan gözü 10 ila 14 milisaniyelik tepki gecikmelerini hissedebilir ve görüntü akışı tatminkar olmayabilir. Bugün çoğu LCD üreticisi ürünlerini tepki zamanı 10 ms’den küçük (çoğu 8 ms) olarak sunmaktadır. Ancak bu tepki zamanının ölçülmesinde ciddi bir standard yoktur. Kimi üretici siyahtan-beyaza, beyazdan-siyaha geçebilme zamanı olarak değil, griden-griye geçiş ortalaması olarak da ölçmektedir. LCD’nin yavaş tepkisi pek çok sıradan TV yayını izleyicisi için büyük sorun yaratmıyor. Çünkü TV programlarındaki (haber, eğlence, dizi vb) çoğu sahnede, görüntüdeki ışığın değişimi çok hızlı değil ve göz zamanla alışıyor. Bu sorunu daha çok hızlı filmler, aksiyon dizileri ve hızlı futbol maçlarında gözleyebilirsiniz. Yine, ortalama 8 ms dendiğinde, en çabuk 4, en yavaş 12 ms değerlerine de sahip olabilir. Bu yüzden, iddia edilen kontrast oranı ve tepki süresine bakarak değil, izleyerek, tatmin olarak TV seçiniz. Bu arada, LCD’de çoğu marka 8 ms altına inmiştir, Sharp (6 ms), Philips’i (5 ms), Samsung (4 ms) vs. Yalnız bazı az bilinen marka, ucuz Çin ve Kore imalatı LCD’lerin tepki hızlarının 20-25 ms varabildiğini uyarmak isterim!

- Nelere dikkat etmeli?

  1. Ekran-boyu:İzleme mesafesi
  2. HDMI giriş, en az 2 adet olursa daha iyi.
  3. Bütün HDTV formatlarını desteklemeli (720i, 720p, 1080i, 1080p) ve birbirlerine çevirebilmeli. (Full-HD şart değil, bir önceki yazımı okuyun)
  4. Bilinen, iyi bir marka. Plasma için Pioneer, Panasonic, Philips. LDC için Sony, Philips, Samsung vb. (Dikkat, bu markalar sadece örnek, sınırlama değil)

- Gerçekten yüksek çözünürlüğe ihtiyaç var mı?

Belki de yok! Ne seyrettiğinize bağlı. Bugün HD-ready olarak satılan TV’ler ortalama 1280×720 gibi bir çözünürlük (resolution) sunuyorlar. Klasik tüplü Televizyonların sağladığı çözünürlük ise ortalama 400×600 civarındadır.

Aşağıda görüntü kaynaklarına göre bir tablo oluşturdum.

         Medya                               İçerik                    HDTV öneri

VHS video          240x240       480p
TV yayını          300x625       480p
VCD                352x288       480p
Sayısal TV yayın   640x480       480p
DivX               640x480       480p
DVD                720x576       720p
DV kamera          720x576       720p
HDTV 720p yayın    1280x720      720p
HDTV 1080i yayın   1920x1080     720p veya 1080i
HD-DVD/Blu-ray     1920x1080     1080p
HD kamera          1920x1080     1080p
5MP foto kamera    2500x1800     1080p

Dikkat ederseniz, ilk beş yayın ve oynatıcı cinsi için klasik tüplü TV’nin sağladığı 625 satırlık çözünürlük son derece yeterlidir. Klasik TV’ler 6. ve 7. sistemleri (DVD) de az bir kayıpla gösterebilir (Neticede DVD çıktığında HDTV yaygın değildi). Sadece DVD ve DV kamera için konuşursak, LCD ve Plasma TV dikey çözünürlükte daha randımanlı olacaktır.

Her türlü TV yayını için (ölçüsel veya sayısal, anten, uydu veya kablo farketmez) klasik TV ile HD TV’ler arasında çok az fark olacaktır. Klasik TV bu yayınların dikey çözünürlüğünü tam anlamıyla yansıtamazken, HD TV ekranından çok küçük olan görüntüyü sayısal büyütme ile oynatmak durumunda. Yani sahip olduğu çözünürlük kapasitesinin çok altında çalışacak.

HD TV’nin faydası ancak DVD ve DV ile başlıyor ama gerçekte  HDTV yayınlar ve Bluray izlemeyenler için bu fayda kıyısal kalıyor. Kısacası, normal TV yayınları ve VCD, DivX vb seyremek için televizyonunuzu değiştirmeye değmeyebilir.

 

Seçim kriterleri

Seçim işine girmeden şu tavsiyelerime kulak verin (ya da göz atın):

  1. Satıcılara, mağza satış elemanlarına kesinlikle kulak asmayın! Fiyat ve ödeme şartları dışında hiç bir özellik ve fikir sormayın. Çünkü onların işi size en çok kar bıraktıran, en pahalı veya stokta kalmış cihazı satmaktır! Ne derlerse hıı deyin ve tartışmayın!
  2. Kullanım ve gereksinimlerinizi belirleyin.  Doğru seçim için birinci şart budur. İki: Bütçenizi belirleyin. Belli bir yılda çıkmış ve bilinen markalara ait ürünlerde anahtar: Ne kadar ekmek o kadar köfte’dir. Yani ne kadar öderseniz o kadar çok şey alırsınız. Ancak ihtiyacınız olmayan özelliklere veya kullanmayacağınız üstünlüklere boşuna para ödemek istemezsiniz.
  3. Teknik özellik, eleştiri (review) ve karşılastırmalara Internet’ten bakın, not edin, print edin. Böylece 1. kuralı (satıcıları şutlamak) kolayca uygulayabilirsiniz.
  4. Teknik terimleri, yayın, kablo, çalar ve görüntüleme sistemlerini öğrenin.

 LCD neden alınır?

  1. Çoğunlukla TV programları izliyorsanız.
  2. Daha çok diziler, haber ve eğlence programları izliyorsanız.
  3. Film tercihleriniz korku, dram, aşk vb içerikliyse.
  4. Loş veya karanlık ortamda izliyorsanız.
  5. Bilgisayar ekranı olarak da kullanmak istiyorsanız.
  6. Yakın mesafeden seyrediyor ve orta büyüklükte bir ekran istiyorsanız (40 inch veya 100 cm’in altında)

 Plasma neden alınır?

  1. Çoğunlukla film (divx, dvd, bluray vb) izliyorsanız.
  2. Sıklıkla hareketli diziler ve müzik klipleri vb izliyorsanız.
  3. Film tercihleriniz aksiyon, macera vb. hızlı filmler ise.
  4. Futbol, basketbol gibi hzlı sporlar seyrediyorsanız.
  5. Daha aydınlık, ışıklandırılmış ortamlarda izliyorsanız.
  6. Daha uzaktan izliyor ve epey büyükçe ekran istiyorsanız (40 inch veya 100 cm’in üzeri)

 LED neden alınır ?

  1. Yukarıdakilerin hepsi artı paranız varsa.
  2. LED alıyorsanız mutlaka Full-HD ve 3D (3 boyut) teknolojili alın.

Projektör neden alınır?

  1. TV yayını seyretmiyor veya nadiren seyrediyorsanız.
  2. Ayrı bir izleme/sinema odanız varsa veya salonunuz uygunsa.
  3. Her tür film ve dizi izlemek için.
  4. Sinema atmosferinden hoşlanıyorsanız.
  5. Mutlak karanlıkta izliyorsanız.
  6. Dev ekranda (2 ila 3 metre) seyretmek istiyorsanız.

 Belli bir fiyat aralığındaki sistemler ele alındığında hangi sistem ‘ortalamada’ biraz daha üstündür? Bir tablo yaparsak:

  • Kontrast : 1. Plasma TV, 2. LCD/LED TV, 3. Projektör

Çalışma prensibi Plasma’nın daha iyi kontrast (daha koyu siyahlar ve daha parlak beyazlar) oluşturmasını sağlıyor.

  • Renk zenginliği : 1. Projektör, 2. Plasma/LED TV, 3. LCD TV

Işık tüpü kullanan projektörlerin ve 3-LCD kullanan projekörlerin renk yelpazesi en geniştir.

  • Siyah tonlama : 1. Plasma TV, 2. Projektör (tam karanlık ortamda) , 3. LCD/LED TV

Çalışma prensibi Plasma’nın daha koyu siyah (tam ışıksız nokta) üretebilmesini sağlıyor.

  • Elektrik harcama : 1. LED TV, Diğer hepsi birbirine yakın.

LED TV en az elektrikle en çok parlaklığı verir. LCD TV’de ışığı oluşturan arka lambası Plasma’nın tüm hücrelerinden daha az elektrik harcar ancak, görüntüler her zaman aydınlık ve karanlık içerdiği için Plasma daima tam güçte çalışmaz. Ortalaması LCD ile aynidir. Projektörde güç harcama cihazın ışık lambasının gücü (watt) ile bağlantılı. Bu lambalar ortalama 150 watt  yani LCD ve Plasma TV’ye yakındır.

  • Tepki süresi : 1. Plasma TV, Diğer hepsi LCD tabanlı olduğundan ayni.

Çalışma prensibi Plasma’nın karanlık ve aydınlık değişimlerine çok daha hızlı tepki vermesini sağlıyor. Ancak son çıkan LCD’ler 4-5 ms’ye kadar indiler.

  • Yansımasızlık : 1. Projektör, 2. LCD/LED TV, 3. Plasma TV

Projektör perdesi mat olduğundan hemen hiç yansıma yapmaz. Hiç bir TV onunla yarışamaz. Plasma’nın ön paneli saydam cam olmak zorunda olduğu için yansıtması LCD TV’den daha yüksektir.

  • Işıkta solmama : 1. Plasma/LED TV, 2. LCD TV, 3. Projektör

Plasma, klasik TV’ler gibi aktif ışık kaynağı olduğu için ekrana düşen ışık görüntüyü daha az soldurur. LCD TV polarize edilmiş arka ışığı (pasif) kullandığı için ekranına ışık düştüğünde (oda lambası, güneş ışığı vb) görüntüde ve renklerde solma olur. Pasif üstelik yansıyarak gelen Projektör görüntüsünün ise normal oturma odası ışığına bile tahammülü yoktur.

  • Kullanım ömrü : 1. Plasma/LED TV, 2. LCD TV, 3. Projektör

Aslında Plasma ve LCD’nin ekran ömürleri ayni olduğu halde, LCD TV ve Projektörün ışık sağlayan lambalarının belli bir süre sonra değiştirilmesi gereksinimi vardır.

  • Ekran boyu : 1. Projektör, 2. Plasma/LED/LCD TV

Fiyata oranla ekran boyunda hiç bir TV, Projektör’e yaklaşamaz. Zoom özelliği de varsa, 2-3 metre uzaktan bir projektörle duvar boyunda görüntüler oluşturabilirsiniz ve netliği TV’ler kadar iyi olabilir.

Ayni fiyat diliminde, Plasma TV bazı özellikleri ile LCD TV’nin önüne geçebiliyor. Özellikle aşağıdaki 3 nokta dikkate alınırsa LCD, Plasma kadar başarılı olamıyor:

  1. Çok hızlı görüntüler (futbol gibi hızlı sporlar, aksiyon film veya dizileri vb)
  2. Siyah tonların derinligi ve renk zenginliği
  3. Aydınlık ortamlarda izlenebilirlik.

Öte yandan, kesenin ağzını biraz daha açarak bu problemleri minimize etmiş ve Plasmalardan daha iyi görüntü sunan LCD ve LED TV’ler bulma olasılığınız da vardır. Yukardaki üç problem de LCD ekranların çalışma prensibinden kaynaklanmakta ve bazı özel ve ekstra teknolojilerle üstesinden gelinebilmektedir.

LCD’yi kötülemiyorum, sadece bilmemiz gereken teknolojik noktalar var:

1- LCD TV’nin ekranının arkasında sürekli yanan, kuvvetli bir beyaz ışık kaynağı vardır. Bu ışık polarize filtrelerden geçirilir, bu sayede Likid kristaller tarafından engellenip geçebilir olması sağlanır. Bu ışığın önüne elektrik voltajı ile ışık geçirgenliği ayarlanılabilen bir sıvı-kristal panel konulur. Kristal panelin önünde de bir renk filtresi vardır. En önde de yansıma ve ışık dağılımını dengeleyen bir koruma plakası vardır. Sıvı-kristal matrise verilen elektrik akımları değiştirilerek farklı seviyelerde ışık geçirmesi sağlanır. Ancak, elektrik seviyesi istenilen hızda değiştirilebilse de kristaller elektrik değişimlerine anında tepki veremezler. Kristalin şekil değiştirmesi belli bir zaman almaktadır. Bu zaman yaygın “ortalama” olarak 6-8 milisaniyedir. Akımdaki değişme az ise tepki süresi 8 ms’den kısa da olabilir, ancak değişim büyükse (tam siyahtan tam beyaza) tepki zamanı 8 ms’yi aşabilir ve gözümüz tarafından algılanabilir. Kristallerin geç tepki vermeleri yüzünden ışıktaki çok hızlı değişimler (hızlı değişen hareketli görüntüler) LCD ekranda yeterince akıcı olamamaktadır. Hızlı hareketler arkalarında iz bırakmaktadır. Daha pahalı ve daha yeni LCD’lerde bu sorun azaltılabilmektedir. Tüm Plasmalarda ise her biri ayri renk ışık üretebilen minik görüntü lambaları ışık değişimlerine çok daha hızlı tepki verebilmekte ve daha akıcı ve yumuşak geçişler yaratabilmektedir.

2- LCD TV’de arkada sürekli ve çok kuvvetli yanan bir ışık kaynağı olduğundan, kristaller %100 kapatıcı olamamaktadır. Yani tam siyahlık elde edilez. LCD’de siyah gördüğünüzde bu siyahtır diyebilirsiniz ancak, hemen yanında bir Plasmada ayni siyahı görürseniz aralarındaki ton farkını ayırd edebilirsiniz. Bazen LCD’de siyahlar gri-lacivert veya gri-kahverengiye çalabilmektedir. Plasma ekranda ise, bir görüntü noktası ışığını söndürdügünde o nokta tam bir karanlık (siyah) nokta olabilmektedir. Yine daha pahalı LCD’lerde yeni teknolojilerle bu sorunun önüne geçilmeye çalışılmaktadır.

3- LCD ekranına dışarıdan bir ışık kaynağı düştügünde, (örneğin güneş ışığı) ekran daha az yansıma yapmasına rağmen renklerin soluk görünmesine engel olamamaktadır. Bunun nedeni arka plan ışığının polarize edilmiş olması ve karanlık sahnelerde yeterince baskın olamamasıdır. Bazı pahalı LCD modellerinde ekrana düşen ışık gücünü ölçerek, arkadaki beyaz ışığın gücünü ayarlayan devrelerle bu durum bir ölçüde düzeltilmeye çalışılır. Plasma ekranı, üzerine güçlü ışık düştügünde LCD’ye oranla biraz daha çok yansıma yaptığı halde görüntü ve renklerde solma görülmemektedir.

Ekran boyunu nasıl seçeceğiz?

İzleme mesafesi, ekran boyunun seçimi ile direkt ilişkilidir. Ekran boyu seçimi de HD-ready (720 satır) ve Full-HD televizyonlar (1080 satır) için farklı olmaktadır. .

En yuksek izleme mesafesi tablosu:

Ekran boyu ----------------- HD-ready -- Full-HD
32 inch (81 cm) ------------ 3.2 m ------- 1.6 m
37 inch (94 cm) ------------ 3.8 m ------- 1.9 m
42 inch (107 cm) ----------- 4.2 m ------- 2.1m
45 inch (114 cm) ----------- 4.6 m ------- 2.3 m
50 inch (127 cm) ----------- 5.0 m ------- 2.5 m

 Dikkatinizi çekti mi, Full-HD Televizyonları ne kadar da yakından izlemek gerekiyor? Bu tabloda önerilenden daha uzağa kondukça, gözümüz TV’nin sunduğu netligi ve ayrıntıları görememeye başlar. Örneğin 107 santimlik bir Full-HD’yi 3 metreden seyrettiğinizde 1920 pixeli 1280 gibi algıliyorsunuz. Ayni boy bir HD-ready TV’yi 4 metreden seyretmekle pek bir farkı kalmıyor.

Seçilen ekranın boyu da Plasma veya LCD seçme konusunda bir kriter olabilmektedir. Şöyle ki, ekran boyu büyüdükçe LCD’ler yeterince bol ve homojen arka ışığı sağlamaları da güçleşmekte ve görüntü noktaları büyüdükçe kristallerin tepki süresi uzayabilmektedir. Bu nedenle, eğer 40 inch veya 100 cm’den büyük ekran düşünüyorsanız Plasma seçmek daha mantıklıdır. 100 cm’den büyük LCD ekranlar da olmasına rağmen teknik zorluklar nedeniyle fiyatları ve elektrik harcamaları da ayni boy Plasmalardan daha yüksek olabilmektedir.

Sonuç olarak:

Plasma’nın LCD’den daha iyi olduğu izlenimini verdin diyebilirsiniz belki, ne var ki ben Projektör’cüyüm ve Projektör’üm üç LCD panelle çalışıyor! TV olarak LCD ve Plasmayı önyargısız olarak karşılaştırabildiğime inanıyorum.  Seçimi daima gözünüz ve bütçenizle kendiniz yapınız.

Teknik Terimler:

Ölçüsel (analog): Havada akan elektromanyetik (fotonlar) veya kablodan akan elektrik (elektron) miktarını veya titreşim sayısını (frekans) değistirmek suretiyle bilgi/görüntü oluşturma ve yayma sistemi. Görüntüleme sistemleri gelen yayındaki titreşimleri ölçmek yolu ile bilgiyi okurlar.

Sayısal (digital): Elektromanyetik veya elektrik miktar ve titreşim sayılarını önceden ölçüp bunları sayılar olarak ileten bilgi/görüntü oluşturma ve yayma sistemidir. Bu durumda başka elektrik ve elektromanyetik alanların etkisi en aza indirilir, gürültü, karlanma, gölgelenme gibi ters etkiler yok edilir. Ayrıca, sayılar ölçüsel isaretlerden daha hızlı (ard arda) işlenebilir (bilgisayar).

Çözünürlük (resolution): Bir görüntüyü oluşturan renkli noktaların yatay ve dikeydeki sayıları, dolayısı ile görüntünün taşıyabildiği ayrıntı miktari (detay). Çözünürlük yayına ve kayda gore değisebilir. PAL sistemi kullanıldiğinda yatay satırların sayısı 576 ile sınırlanır. Dikey satırların sayısı, örneğin standard TV yayınlarinda 300 ila 400 dür. VHS kaset kayitlari 200-300. VCD 300-400, DV kamera 500, DVD 700 vb.

PAL: Bildigimiz her tur olcusel goruntu yayini ve gosterici icin standard olmus bir protokoldur. PAL sistemi ile bir kablodan veya anten yolu ile tasinabilecek olcusel goruntunun dikey ve yatay cozunurlugu pratikte (kabaca) 500 satir ile sinirlidir. Goruntuler genelde 4’e 3 oraninda hazirlanir. (En yuksek sinir 768×576)

HDTV: Yeni yuksek cozunurluklu Televizyon yayin sistemi. Bu yayinlarin yuksek cozunurlukte izlenebilmesi icin yuksek cozunurluklu sayisal Televizyonlara ve yayindan, aliciya ve alicidan goruntu cihazina kadar olan butun iletilerin sayisal kablolar veya protokollerle yapilmasi gerekmektedir.

HDTV, PAL gibi sabit bir cozunurluge sahip degil. Genelde su 3 yatay satir cozunurlugunu sunuyor: 480, 720, 1080. Dikey satirlarin cozunurlugu ise 4’e 3 degil, 16’ya 9 orani ile belirlendigi icin, su tipik cozunurlukler gundeme geliyor: 720×480, 1280×720, 1920×1080. Bu cozunurlukler bahsedilirken yatay satirlarin atlamali (interlace) veya surekli (progressive) olmasi cozunurluk kombinasyonlarini 6’ya cikariyor.

Olcusel kablolar: Olcusel isaretleri tasimak icin en cok kullanilan kablolar sunlar:

  1. Video (tek uclu cinch kablo) Bu kablodan isik ve renk bilgileri birleske (composite) olarak iletilir, bu da goruntu cihazinda yaratilan goruntunun dikey ayrintilari 250 satir civarinda sinirlar.
  2. S-video (dort uclu kablo) Bu kablodan isik ve renk bilgileri ayrik olarak iletildigi icin goruntu cihazi daha cok ayrinti yaratabilir, yine de 400 dikey satir ile sinirlidir.
  3. RGB video (3 uclu cinch kablo) Bu kablodan her renge ait isik bilgisi tamlayici birimler (component) olarak gonderildigi icin, goruntu cihazi daha cok ayrintiyi gorsellestirebilir. HDTV görüntü taşınmasına izin verir. Ancak 1080p randımanlı değildir.

SCART: Yukarıdaki uç tip ölçüsel kablo da SCART adi verilen cok uclu baglantiya uygulanabilmektedir. Yani, bazi sistemlerde tek SCART kablosu uc tur tasima icin de kullanilabilir.

Sayısal kablolar:

HDMI: Çok yüksek detayda sayısal ses ve görüntü iletmeye yarayan bağlantı sistemi.

(c)2007 & 2010 Cem Turgay

By cem on 6 Temmuz 2010 | Teknoloji, Uncategorized | A comment?
Etiketler:, , ,

HDTV (yüksek detaylı televizyon)

Dikkat: 2010′da yazılan bu yazının 2012 itibarı ile geçerliği kalmamıştır. Teknolojik değişim ve ilerleme 2 senede tüm avantaj/dezavantaj’ları değiştiriyor.

HDTV, HD, HD-ready, Full-HD, HD-DVD, Blue-ray, HDMI, vb. deyimler, teknoloji meraklılarının hayatına girmeye başlamış, yeni düz ve geniş panel Televizyon almak isteyenler için bazen muamma (bilimesi, anlaması zor) kısaltmalar. Nedir, ne değildir? Kafalar çok karışık.

Bana en sık sorulan soru; Yeni televizyon alıyorum 100 Hz veya 200 Hz’lik mi alsam, paraya kıyıp Full-HD olanından mı alsam?

Önce biraz bilgi ve tarihçe vermeliyim.

Bugün yaygın olarak kullanılan tüplü TV setlerini düşündüğümüzde  yayın sisteminin bir standardı olduğunu (PAL veya NTSC) çoğumuz biliriz. PAL (Avrupa) sisteminde görüntüyü oluşturan yatay satırların sayısı (yani dikey çözünürlük diyorlar) 625 ile sınırlıdır. NTSC (Amerikan) sisteminde ise 525 (Görülebilir net 480 satır). Her iki sistemde de ölçümsel (analog) TV’ler ışık yayan bir floresan ekranı arkasından elektron ışını ile tarayarak görüntü yaratırlar. Bu tarama sırasında elektrik şebekesinin frekansı baz alınarak, bir taramada  tek sayılı ardındaki taramada çift numaralı satırların taranması söz konusudur. Yani, Avrupa’da (ve Tr) elektrik fazı saniyede 50 kez değiştiğinden, bir saniye içinde 25 kez tek satırlar, 25 kez de çift satırlar ardı ardına ekrana yansıtılır.

Her ne kadar gözümüz saniyede 24-25 kez değişen resim karelerini hareketli görüntü gibi algılasa da (film tekniği), beynimizce algılanan TV görüntüsü (yarım saniye tek, yarım saniye çift satırlar gösterildiğinden) titrek olmaktadır. Bilimsel olarak ve pratikte gözümüzün hareketi cam gibi temiz ve titremesiz, yani net izlemesi için (film perdesi gibi) tüm satırların (detayın) saniyede 25 kez gösterilmesi gereklidir.  Bu nedenle, tüplü TV sistemlerinde 100 Hz denilen ve titremesiz sayısal görüntü yaratabilen TV’ler çok tutuldular ve markette önemli bir yer elde ettiler. Ayni nedenle, bilgisayar ekranınızın görüntü tarama frekansını 70 üzerine çıkarırsanız gözünüz bayram eder. Normal televizyonlar saniyede 50 kerelik satır tarama hızı ile tatminkar değillerdir. Uzun süre izlemede gözünüz titremeye alışır ancak yorulur.

HDTV, geleceğin yayın sistemi olarak ilk düşünüldüğünde, yataydaki görüntü satırlarını en az 2 katına çıkarmak ana-fikirdi, yani 525 ve 625 yerine yerine 1050-1250 arası bir rakam ve bunu titremesiz olarak yaratabilmekti (saniyede tüm satırların en az 50 kez değişimi). Fikir iyi ama iki sorun vardı geçmişte:

1- Bu satır sayısında tarama yapabilecek hızda ölçüsel (analog) televizyon teknik olarak mümkün olduğu halde, bunu sayısal (dijital) olarak yapabilecek hızda işlemcilerin maliyeti olağan üstü yüksekti.

2- Bu kadar çok satır sayısında görüntü üretecek (kamera, cd, dvd, yayın vb) cihazlar ve teknoloji henüz mevcut değildi.

Bu durumda HDTV yatay satır çözünürlüğünü 1080 ile sınırlayarak işe başladı. Ve 1080i – 1080p olarak iki standard yayınladı. 1080i (interlaced, titremeli) = Yani 1080 satır ama tek ve çift satırlar saniyede 25′er kere taranarak örüşümlü, titrek bir görüntü yaratılmakta. 1080p (progressive, titremesiz) = Yani 1080 satır ama her biri saniyede en az 50 kez tekrarlanarak titremesiz, sabit bir görüntü yaratılmakta. Bu rakamlara ulaşmanın teknolojik zorluk ve ederini bildikleri için de 720 satırlık bir geçiş standardı yarattılar.

720 veya 1080, titremeli veya titremesiz olsun, her ikisi de geçerli HDTV standardlarıdır.

TV üreticileri yeni market için hemen kolları sıvadılar ancak, en pahalı endüstriyel sayısal işlemcilerle oluşturdukları 1080p sayısal TV fiyatları erişilemez oluyordu. Üstelik, 1080p kaydediciler (stüdyo kamera vb) o denli pahalıydı ki hiç bir stüdyo, TV kanalı yanaşmadı. Bu yüzden 720 daha güncel ve etkili oldu piyasada.

Ama bunlar artık geçmişte kaldı, yani şimdi Full-HD 1080p TV alabiliriz?

Kim demiş??? Malesef… Bunlar geçmişte kalmadı. Bugün (2007 itibarı ile) 1080′e geçiş hala tam başarılamadı. TV’ler piyasaya çıktı ve ABD’de yayınlar başladığı halde full 1080 hala daha bir hayal… Bir kaç güncel gerçek:

  1. 2007 sonu itibarı ile ABD’de Full-HD 1080 diye yayın yapan sadece 4-5 kanal var ve hepsi 1080i (titremeli).
  2. 1080p yayın bugünkü alt-yapı yani kablo-anten-uydu-dağıtım şebekeleri ile hala olanaklı değil. Kablo ve uydu yayınlarına kanal başına 6 MHz ayrım payı düşüyor, 1080i yayın dahi son derece sıkıştırılarak ve çözünürlüğü azaltılarak (görüntü kalitesi kaybı ile) gönderilebiliyor.
  3. ABD’deki çoğu kanal, sıkıştırılmış ve titrek 1080i yayın yapacağımıza 720p ama temiz HDTV yayını yaparız diyerek cephe aldı.
  4. Avrupa’da hala Full-HD kanal yok. 720p ise çok nadir.
  5. Full-HD olarak satılan HD-DVD ve Blu-ray çalıcıları 2 yıldır piyasada ancak 2007 sonu itibari ile sadece 360 film mevcut.
  6. HDMI olmaksızın görüntü çözünürlüğü 950×540 ile sınırlı .

2010 yılı güncellemesi:

  1. Avrupa genelinde Astra uydusundan yayın yapan en popüler 1000 kanalın sadece 114′ü full-HD yayın yapıyor.
  2. Avrupa’da sadece 6 milyon evde full-HD televizyon seti mevcut. (2014′de bu sayı 24 milyona çıkacak).
  3. Full-HD Blu-ray filmlerin sayısı 2500′e ulaştı. (DVD film sayısı 30.000 üzerinde)
  4. Kablo TV dağıtıcılarında en çok 10-15 full-HD TV kanalı mevcut. (Band genişliği sınırlaması yüzünden).

3 yılda gelişme var fakat hala dominant sistem HDTV değil…

Peki ama ben dijital-kablo / dijital-uydu yayın seyrediyorum, HDTV televizyon gerekmiyor mu?

Yanlış anlamalardan biri de budur. Kablo ve uydudan gelen sayısal (dijital) yayınların da çoğu PAL ve NTSC’dir, yani aksi (HDTV logosu) ısrarla belirtilmedikçe HDTV değildir. Sayısal yayın izlemek için HD-ready (720p) TV’ye bile ihtiyacınız olmaz! Sayısal kanallar içinde zamanla bazı kanallar HDTV’ye geçecektir ve geçmektedir, ne var ki hedefleri çoğunlukla 720p olmaktadır.

Satıcılar HD-ready’i kötüleyip almışken Full-HD alın diyorlar. Değer mi?

Cevap çok basit ve kolay: Eğer evinizde Blue-ray oynatıcı yoksa değmez. Satıcılar sadece kendi satışını (karını) düşünür ve sizin aklınızı çelmek için herşeyi söylerler. Full-HD bir TV alırsınız, sayısal uydu kanallarını da bağlarsınız, görüntü eski televizyonunuzdan çok az farklı olur, netlik pek değişmez, sadece daha parlak ve canlı renkler ile titremesiz görüntü elde edersiniz, çözünürlük yine 625 satırdır.

Ama yeni televizyonlar daha iyi gösteriyor!

Evet yeni teknoloji oldukları için, yayınları HD gösterdikleri için değil! HD olmayan bir yayını HD olarak gösteremez televizyon. Yeni LCD ve Plasma TV’ler daha canlı renklere, daha parlak ve titremesiz görüntüye sahipler ancak detay açısından normal kablo ve uydu yayınlarında bir avantajları yok.

DivX izliyorum, Amerikan dizisi ve HDTV logosu var, yani HDTV televizyon şart değil mi?
Yayını Amerika’da, bir HD TV kanalaında sayısal olarak izleseydiniz evet. Ama Divx’e çevrilerek (480p) seyrettiğiniz için normal DVD kalitesinin üstünde değildir ve herhangi bir televizyonda HDTV televizyondan farksız izlersiniz. Fimin orjinalinde HDTV logosu olması sizin izlediğiniz DivX’in HDTV kalitesinde olmasını gerektirmiyor.

Bu durumda, bugün Full-HD televizyon neden alınır?

  1. Bugün için sadece, çözünürlüğü 1080 satır ve HDMI cıkışı olan bir çalıcınız (örneğin Blu-ray) varsa ve izlenecek materyaliniz varsa alınır.
  2. Çok az sayıda ve sadece ABD ve Avrupa’da olan 1080i HDTV yayın yapan paralı kanalları izleyebilmek için alınır.
  3. Eğer yeterince yakından izleyebilecekseniz Full-HD almak işe yarar. Bu izleme yakınlığı 2.5 metrenin altında olmalıdır.  Full-HD 1080 satır görüntüsündeki detaylar belli bir uzaklıktan sonra 720 satır görüntüsü ile denk olmaya başlar! (yazının sonuna doğru ekran boyuna göre bu rakamları vereceğim)
  4. Eğer TV’yi bilgisayar ekranı olarak kullanmak amacında iseniz ve bilgisayarinizın/laptopunuzun çıkışı 1920×1080 gibi bir çözünürlük sağlıyorsa ve elinizde 1080 çözünürlüklü materyal varsa son derece mantıklıdır.

Bu şartlar sağlanmadan Full-HD TV almak biraz para saçmak olur. Neticede paranız varsa niye almayasınız? Bütçeniz marjinal faydaları olanaklı kılıyorsa çekinmeniz için bir neden yok. Sadece olabildiğince büyük boy ekran almanız veya olabildiğince yakından izlemeniz tavsiye olunur.

HD-Ready (720p) televizyondan şaşmamak için bahaneler:

  1. Coğunlukla TV (sayısal kablo veya uydul) yayın seyrediyor, VCD, Divx DVD vb izliyor ve tatminkar iseniz, zaten önümüzdeki 5-6 yil içinde 720p yatay satır çözünürlükten fazlasına ihtiyacınız yoktur. Türkiye’de henüz 1080 satırlı HDTV yayını mevcut değil. Avrupa’da da yaygın değil.  Üstelik, çoğu izleyici 720p (sürekli, titremesiz) görüntüyü 1080i (atlamalı, titremeli) görüntüden daha tatminkar bulmakta.
  2. 5-6 yıl sonranın yatırımını bugünden yapmak istemiyorsunuzdur. Turkiye’de HDTV yayınları başladığında istasyonların bir çoğu 720p sistemini tercih edeceklerdir. Bütün yayınların HD’ye geçmesi 10 yıldan önce olmayacaktır.  Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor ve fiyatlar umulmadık şekilde değişebiliyor. Bugün ihtiyacı olmadan Full-HD alan bir kişi, bu özelliği uzun süre (yıllarca) kullanamayacak, bir süre sonra kullanma şansı elde ederse de cihazı demode olmuş olacak. (3D TV ve 2048p TV çıktı!!!)
  3. Televizyonu 2.5 metre ve daha uzaktan seyrediyorsanız Full-HD’nin avantajlarını ve detayını zaten gözünüz seçemeyecektir. Örneğin 100 cm’lik bir Full-HD televizyonu 4 metre uzağa koyduğunuzda yüksek çözünürlüğün farkına varamayacak ve HD-Ready’den farksız olduğuna karar verebileceksiniz.

Ekran boyunu nasil sececegiz?

İzleme mesafesi, ekran boyunun seçimi ile direkt ilişkilidir. Ekran boyu seçimi de HD-ready (720 satır) ve Full-HD televizyonlar (1080 satır) için farklı olmaktadır!

En yüksek izleme mesafesi tablosu:

Ekran boyu             HD-ready      Full-HD
32 inch (81 cm)        3.2 m         1.6 m
37 inch (94 cm)        3.8 m         1.9 m
40 inch (101 cm)       4.0 m         2.0 m
42 inch (107 cm)       4.2 m         2.1 m
45 inch (114 cm)       4.6 m         2.3 m
50 inch (127 cm)       5.0 m         2.5 m
Bu tablo nasıl yorumlanacak?
Örneğin 40 inch (101 cm) bir Full-HD TV aldınız salonunuza yerleştirdiniz. Eğer bu TV'yi 2 meterden daha uzaktan (örneğin 3 m) seyrediyorsanız, gözünüz Full-HD detaylarını seçemeyecektir. Yani bu TV HD-ready kalitesinde izlenecektir.

Dikkatinizi çekti mi, Full-HD Televizyonları ne kadar da yakından izlemek gerekiyor? Bu tabloda önerilenden daha uzağa kondukça, gözümüz TV’nin sunduğu netliği ve ayrıntıları görememeye başlar. Örneğin 107 santimlik bir Full-HD’yi 3 metreden seyrettiğinizde 1920 pixeli 1280 gibi algılarsınız. Ayni boy bir HD-ready TV’yi 3 metreden seyretmekle pek bir farkı kalmaz.

HDMI ne? Şart mı?

HDMI (yüksek çözünürlüklü medya bağlantısı) HDTV’nin bir gereği olarak ortaya çıktı. Sayısal görüntü ve ses iletmeye yarıyor.

Günümüzde en yaygın kullanılan bağlantı sistemleri şunlar:

  1. Composite (birleşik) video
  2. S-video (ışık-renk ayrımlı) video
  3. Component (tamlayıcı veya RGB) video .
  4. HDMI

İlk ikisinin taşıma kapasiteleri sınırlıdır. PAL ve NTSC üzerinde (480 veya 525 satır) üzerini kaldıramazlar. HDTV için uygunsuzdur. 3.sü ise HDTV’yi 1080i’ye kadar taşıyabildiği halde tam anlamıyla sayısal değildir. 1080p’yi taşıyamaz. Üstelik HDMI dışındakiler ses iletimine uygun değildir .

HDTV görüntüyü iletmek için önceleri Tamlayan (component veya RGB) video bağlantısı kullanıldı, fakat kısa zamanda tam bir sayısal görüntü ve ses iletme bağlantısı olan HDMI sistemine geçildi. Bu sayede 1080p dahil tüm çözünürlükler hatasız ve sayısal olarak taşınabilmektedir.

Özet olarak:

Full-HD’nin (1080i ve 1080p) getirdiği çözünürlük (detayı) sağlayacak bir TV yayını Türkiye’de mevcut değil. HD-ready’nin sağladığı 720p (p=progressive,titremeyen görüntü) bütün sayısal (dijital) kablo veya uydu TV yayınları ve standard DVD, DivX vb uygulamalar için fazlası ile yeterli.

1080p çözünürlükte TV yayını ABD’de bile yok. Gelecek 5 sene içinde tüm yayınların Full-HD’ye geçmesi beklenmiyor. TV yayını için önümüzdeki 5-6 yıl HD-ready özellik yetip artacak. Kısa dönemde kullanmayacağınız bir özellik için yüklü miktar para harcamak keyfinize kalmış. Ancak tahminimce 2015′den sonra 720 çözünürlüklü HD-Ready TV bulmak güçleşecektir.

(c)2007 & 2010 Cem Turgay

By cem on | Teknoloji | A comment?
Etiketler:, , ,

Hz. Süleyman’ı yere yıkan mahlukat.

Hz. Süleyman asasına dayanmış otururken ölümü gelmiş ve Cinler öldüğünü bilememişler, başında azap içinde bekleşip durmuşlar, ta ki, bir güve asasını kemirip, Süleyman’ı yere yıkıncaya kadar. Kuran’ı Kerim, Sebe suresi:

 14- Ne zaman ki Süleyman’a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azab içinde bekleyip durmazlardı.

Asası Sedir ağacından olsaydı belki de Güve yemeyecekti. Güve yemeyince Hz. Süleyman devrilmeyecek, ölümü anlayamayan Cinler başında öyle bekleşip duracaklardı.

Yaz başı, eşime güvelere karşı naftalin kullanmamız gerektiğini söylediğimde hemen internetten araştırmış, Naftalin zehirli, insanlara zararlı diyerek karşı çıktı.

- Peki o zaman ne kullanalım?

- Lavanta veya Sedir ağacı diyorlar!

 - Peki onlar zararsız ve zehirsiz ise Güveyi nasıl engelliyor?

Bu işler bilim ve hesap-kitap işi. Naftalin dükkanlarda satılıyor. Avrupalı ciddi tehlikesi olan bir ürünü piyasaya sokmaz diye düşündüm. Ve ardından bahse girerim Naftalinden zehirlenme oranı, trafik kazalarında ölme riskinin yanında devede kulak kalmaktadır dedim. Bu işi araştırıp Naftalin olayına bir açıklama getirmenin zamanı… Hz. Süleyman gibi yıkılmayalım…

Güveye karsi kullanılan ürünün Naftalin olduğuna emin miyiz?

İlk bulgum; Naftalin’in 1820 yılında keşfedilen, kömür katranından elde edilen, güve gibi zararlılara karşı bir zamanlar kullanılmış fakat bugün artık hemen hiç bir yerde kullanılmayan bir kimyasal madde olduğu. Kullanımdan kaldırılmasının başlıca nedenleri; üretiminin zahmetli, tehlikeli ve ürünün belli dozlarda öldürücü olması ve bilimin benzer işi gören daha az zararlı maddeleri üretebilmiş olması. Naphtalene, C10H8, bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Naphthalene

Tahmin edeceğiniz, AB ve ABD’de piyasada satılan, Naftalin ismi verilse bile, orjinal Naftalin değil. Çok farklı ve daha az zaralı bir kimyasal madde, Diklorobenzen. Dichlorobenzene, C6H4Cl2 bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/1,4-Dichlorobenzene

Naftalin güveleri zehirleyerek öldürdüğü halde, diklorobenzen kokusuyla kaçırtabiliyor. Daha az kullanılması yeterli. Zehirliliği, kullanılan miktarla orantılı olarak, naftaline göre çok düşük. Düşük dozlarda zararsız olması nedeniyle, sadece güveye karşı değil, her türlü kokuya karşı, koku bastırıcı ve parfüm olarak, pek çok ev ürününde kullanılmakta .

Düşük doz nedir? Zararlı etkiler ne zaman başlar?

Türkiye’yi bilmiyorum, ama Avrupa ve ABD’de satılanın sadece diklorobenzen olduğunu öğrendik. Ne kadar kullanırsak bizi devirebilir. Bu önemli. Belçika’da satılan normal bir paket naftalin (gerçekte diklorobenzen) üzerinde çalışalım. Moleküle ait tüm kimyasal ve biyolojik bilgiler internette var. Bize Sherlock Holmes’luk yapmak düşüyor.

Paket içeriği net 200 gram . P akette ortalama 50 tane naftalin topu var. Bu durumda 1 naftalin topu 4 gram çekiyor .

Katı dansitesi 1.2 gr/cm3 olduğundan, bir topun yaklaşık 3.3 cm3 olduğunu da hesaplayabiliriz. Bu tür benzen molekülleri sıvılaşmadan gaza dönüşebiliyor ve normal oda sıcaklığında son derece yavaş bir buharlaşma gösteriyorlar. Gaz dansitesi 5 oldugundan, hava (1) dan ağır oldugunu ve aşağıya çökeceği için buharının direkt solunmasının çok güç olduğunu da anlayabiliriz.

Bu durumdan, emekleyen bebekler kesinlikle zararlı çıkacaklardır. Zaten bildirilen, bu ürünün aşırı kullanılmasında rahatsızlananların çoğu bebek, zehirlenenler ise naftalini (diklorobenzen) şeker diye yiyen küçük çocuklar. Aman dikkat !!!

Topların ortalama ömrü 30-40 gün olarak bildiriliyor. Normal kullanımlık bir senaryo kuralım. Bir odada, 5 cekmece ve 4 dolaba birer tane naftalin koyduğumuzu varsayarsak, 9 top , yani 36 gram kullanmış oluruz. Bunun havaya karışması zehir etkisini bizde gösterir mi?

Örnek oda 15 m2 ise, yaklaşık 35-40 m3 hava vardır. 36 m3 alalım. 9 topun erimesi de (ortalama) 36 gün sürerse, gün başına havaya 1 gram naftalin karışabilir.  Odanın kapısı kapatılarak bütün gün havalanması engellenirse, ortalama konsantrasyon metreküp başına 28 miligrama erişebilir (2 8 mg/m3). Normalde, odanın kapısı aralıksa, naftalin buradan bütün eve dağılacaktır . Yazın genelde oda kapılarını kapalı tutmayız. Örnek bir 100 m2′lik evde, 240 m3 hava varsa ve evin pencerelerinin bütün gün açılmadığı bir koşulda konsantrasyonun 4 mg/m3 ulaşabilmesi mümkündür.

 Yani kaba bir hesapla, 9-10 naftalin tanesinin ‘örnek’ evimizdeki solunan havada yaratabileceği konsantrasyonun 10 mg/m3′ü geçmeyeceğine ikna olabiliriz.  

 Gerçekte kullandığımız naftalin değil, diklorobenzen olduğu için, onun kabul edilebilir ve tehlikeli dozlarına bakacağız. Kabul edilebilir dozun 10 ppm veya 60 mg/m3 olduğunu görüyoruz.

Bu durumda naftalinin (diklorobenzen) tehlikeli olabilmesi için bir günde 12 gr’dan çok naftalinin evin havasına karışması gerekli. Bunun için , 9 değil de, 100′den fazla naftalin topunun evin çeşitli yerlerine konması gerekecektir. Yani 200 gramlık 2 paket naftalini eve boca etmek… Böyle bir işe kalkışanın zehirlenmek de hakkıdır kanımca.

 Deneyler yapılmış zavallı hayvanlar üzerinde… Araştırma sonuçları özetle şöyle, Fare, sıçan ve tavşanlar için:

Tehlike sınırı 25 ppm (150 mg/m3). Yani ‘örnek’ evde yaşadığı varsayılan bir farede göz ve deride ciddi yanmaların başlaması için etrafa 6 paket naftalin (diklorobenzen) boca etmek gerekiyor. Zehirleyici etkiler ise 50 ppm (300 mg/m3) ten başlıyor. Farelerde sindirim yolu ile LD50 ölümcül dozu yaklaşık 0.5 gr/kg. (Yani 250 mg diklorobenzen yedirilen yarım kiloluk farelerin yarısı ölmüş.) Canilik ama işte bilimsel veri…

İnsanda deri, göz ve solunum yollarında iritasyon yapması için gerekli doz 1000 ppm (6 gr/m3). Sindirim yolu ile, örneğin 20 kg’lik bir cocuğun 10 gram veya 3 tane naftalin (diklorobenzen) yemesi tehlike arz ediyor, ölumcül olabilir. Her türlü ürün gibi çocuklardan uzak tutulması gerekiyor. http://pmep.cce.cornell.edu/profiles/rodent/pdb/prof-paradichlorobenzene.html

Objektif olalım: Naftalin zehirli özellikleri olan ve küçük bir çocuğu (yendiği takdirde) öldürebilen bir nesne. Fakat, makul bir kullanım (10 naftalin topu) kabul edilen güvenlik sınırının 5 kat altında kalıyor. Ve tehlike sınırının 15 kat altında…

Neresi Zararsız kardeşim? Kanım dondu bunları okuyunca!

Bende bombayı sona sakladım zaten!

Gelelim, ben yinede kimysal kullanmam, doğal çözümler ararım diyenlere. Örneğin, Lavanta varken neden kimyasal zehirler kullanayım diyor olabilirsiniz. Düşündünüz mü acaba Lavanta Güveye nasıl engel oluyor (felç ediyor)?

Doğal bitki özlerinin zararsız olduğunu düşünenler genelde zehir tanımını bilmeyenlerdir.

Örneğin, Naftalin in anestezik (ağrı kesici) ve böcek ilaçlarında kullanılmasını zararlı olmasına yoruyoruz, ama Lavanta yağının ağrı kesici ve antibakteriyel özellikleri olmasını direkt hayra yoruyoruz. Lavanta ağrıyı nasıl gideriyor? Bakteriyi (canli organizma) nasıl öldürüyor? Tabiki anestezik olduğu için ve dozuna göre zehirli olabildiği için…

Gerçekte Lavanta ve Diklorobenzen tabiatlari (etkileri) dolayısı ile aslında benzer zehirlerdir. Belli dozlarda fayda sağlarız, aşırı dozlarda zehirli etkileri ortaya çıkar.

Çünkü: ZEHİRİ ZEHİR YAPAN ADI DEĞİL, MİKTARDIR.

Tuz zehir midir? Yarim kilo tuzu suyla karıştırıp bir kerede için anlarsınız!

Doğal kabul edilen pek çok şeyin fazlası, naftalinin fazlası gibi canlılara zarar verici, zehirleyici etkilere sahip olabiliyor.

1 kilo naftalini evin her yerine serperseniz zehirlenebilirsiniz. 10 gr naftalin yiyen biri zehirlenebilir. 10 gr Lavanta yağı içen de zehirlenir, ve hatta 10 mg Okaliptus yağı kesin öldürür. Hepsini daha az miktarda, uygun dozunda kullandığınızda ise faydalanırsınız.

Pek çok bitki ve ağaç, kendilerini ZARARLILARDAN (bocek, asalak, bakteri, mantar vb) korumak icin doğa tarafından ZEHİRLİ silahlarla donatılmışlardır. Bu bitkilerin genelde yağlarında yer alan bu maddelerin yüksek konsantrasyonları insan ve hayvanlarda da etkili olabiliyor.

Naftalin yerine ozellikle Lavanta bitkisi ve Sedir ağacı önerilmesinin en önemli nedeni, bu bitkilerin içerdiği zehirlerin miktarının düşük olması. Az naftalin kullanmakla bolca lavanta kullanmak arasında pratik ve teorik büyük farklar olmadığı görülebilir. Yoksa doğaldır, zehirli değildir gibi bir açıklama yalan olur.

Manolya, Lavanta, Bergamut , Sandal ve Sedir ağaci gibi pek çok bitki, kendilerini böcek ve zararlılardan korumak icin Naftalin ve benzeri moleküller üretmekteler … Ve minik böcek ve asalakları felç ederek, zehirleyerek veya eriterek kendilerini korumaktalar. Güve kelebeğinden korunmamızı sağlamaları bu yüzden.

Naftalin yerine önerilen Lavanta yağının %37’sini oluşturan Linalool maddesi güve kelebekleri ve larvalarını felç ederek öldürüyor. İnsanlar için bayıltıcı dozu 3 mg/L ve oldürücü (LD50) dozu 2-3 gr/kg. Bir ay boyunca 160 mg/kg Lavanta verilen farelerde karaciğer ve böbrek hastalıkları görülüyor. Ayni doz diklorobenzen de farelerde ayni hastalıklara yol açıyor. http://www.inchem.org/documents/sids/sids/78706.pdf http://www.saintfranciscare.com/12679.cfm

Kanımız dondu mu?  

Düz mantıkla bunun bir anlamı diklorobenzenin Linalool’den 4-6 kat daha zehirli olduğudur. Fakat doğru mantıkla, diklorobenzeni Lavantaya oranla 4-6 kat daha az miktarlarda kullanmanın yeterli olacağıdır. Sonuçta ikisi de belli dozun üstünde zehirli.Bu arada 10 mg Okaliptüs yağının adam öldürdüğünü söylemiştim. Okaliptüs’ün en zehirli bitkiler grubunda oldugunu biliyor muydunuz? Lavanta ve Naftalin onun yanında zemzem suyu kalır. Okaliptus yağının yetişkinlerde öldürücü dozu sadece 0.5 mL/kg. 2-3 ml saf Okaliptol bir yetişkinde bilinç kaybına yol açabiliyor, 5 ml ve üstünde almak Hz. Süleyman’ı bile devirir. Fakat çok çok küçük dozları Tıpta SAĞLIK için kullanılıyor. Okaliptüslü bonbonlar’da ya aroması var ya da mikrogram düzeyinde ekleniyor. http://www.inchem.org/documents/pims/pharm/pim031.htm#PartTitle:7.%20%20PHARM…

Okaliptus agaçlarının çevrelerini nasıl zehirleyebildiklerini görünce ben de şaşırdım: http://treesftf.org/resources/pops/Why%20Not%20Eucalyptus.pdf

 (c)2007 Cem Turgay

By cem on 29 Haziran 2010 | Bilim, Tarih | A comment?
Etiketler:, , ,

Materyalizm

Evet şimdi de Materyalizm’e taktım. Neden? Çünkü sağda solda, gençler, materyalci, materyalizm, materyalist gibi kelimeleri bolca kullanıyor ama çoğunlukla yanlış anlamlarda kullanıyorlar. 

Türkçe’de materyalizm nedir?  Çoğunun kullandığı gibi mala/paraya düşkünlük mü? Kimilerinin dediği gibi maddecilik veya herşeye maddesel yaklaşıp ruhu bir kenara atmak olarak tanımlanabilir mi?  

Oncelikle yanlis bilinenleri vurgulayalım.

Materyalizmin:                                                                                                                          

  1. Türkçe’de malzeme, döküman vb anlamında kullanılan Materyal kelimesi ile bir bağlantısı yok.
  2. Maddiyat (para/mal/zenginlik) ile hiç ilgisi yoktur. 
  3. Yine gündelik dilde mala/paraya düşkün, zengin anlamında kullanılmakta olan materyalist kelimesi ile de ilgisi bulunmamaktadır.
  4. Felsefe olarak ele alındığında, maddecilik veya dünyevi değerlere önem veren düşünce şekli olarak anlamlandırılması da yanlış. 

 

Materyalizm (materialism) en eski ve temel felsefe akımlarından birinin adıdır. Metafizik felsefe akımlarından biri olan materialism, doğada var olan herşeyin fiziksel olarak gerçek olan bir yapı (boşlukta yer kaplayan madde) olduğundan bahseder.  Mater, yani madde, hayali olmayan, fiziki olarak evrende yer kaplayan şeyler demektir. Materyalizm, evrenin ve içeriğinin fiziksel olarak gerçekten var oldugunu (hayal ürünü olmadığını) öne süren felsefedir. Gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız şeylerin gerçekte var olduklarını, beynimizde yaratılan bir hayal/görüntü olmadığını soyler. Daha da ileri giderek, duygularımızın, düşüncelerimizin ve bilincimizin, vücutlarımızdan ayrık bir ruha ait değil, beden ve beynimizin bir fonksiyonu olduğunu söyler . Bir başka deyişle, düşüncenin ve bilincin de maddenin doğasından kaynaklandığını önerir.

Materyalizmin karşıtı felsefenin adı da Idealism dir. İdealizm de gündelik Türkçe’de kullanıldıgından farklı anlamlara sahiptir.

Bahsettiğimiz idealizm de metafizik felsefenin temel kavramlarından biridir ve:

  1. Türkçe’de idealist diye tanımlanan, kendini mesleğine veya amacına adamış fedakar insanlarla ilgisi yoktur.
  2. İdeal diye kullanılan, mükemmel, arzu edilene yakın, erişilmek istenen gibi kavramlardan da uzaktır. 
  3. Fikir ve düşünce anlamında kullanılan ide veya idea gibi kelimelerle de direkt ilgisi bulunmaz.

Idealizm, (materyalizme karşıt felsefe olarak) doğanın ve içerdiği herşeyin, algıda ve hayalde (düşüncede) var olduğunu ve geçici olduğunu öğretmeye çalışır.  İdealizm’e göre, evren ve içerdiği herşey fiziksel olarak var değildir, beyinlerimizde, düşüncelerimizde ve ruhlarımızın algısında bir resim olarak varlığını sürdürür. Vücutlarımız bile ruhumuzun bir yansımasıdır, geçicidir.

Daha da ileri giderek, fiziksel nesnelerin, her ruhta farklı algılar ve deneyimlere yol açabileceğini, bütün herşeyin aslında ruhumuzun bir yorumu olduğunu, yani bir nesneye bakan herkesin bunu farklı algılayıp görebileceğini de soyler.  Bir baska deyisle, materyalizmin tam tersini, yani bütün maddenin ve doğanın ruhlarımızın ve düşüncelerimizin doğasından kaynaklandığını önerir.

Matrix filmini hatırlarsanız, felsefik açıdan bir materyalizm-idealizm çatışmasını yansıtmaktadır.

İdealizm ve Materyalizm, felsefe doğduğundan beri çatışma halindedirler. Bu iki temel unsurdan pek çok yan felsefeler, akımlar, ideolojiler, hatta dinler vb doğmustur. Materyalizm, yöntemleri ile günümüz biliminin alt yapısını oluştururken, İdealizm, oğretileri ile dinlerin alt yapısını oluşturmustur dersek çok da yanlış olmaz. Materyalizm ve İdealizm arasındaki çatılma bugün Din ve Bilim arasında d sürmektedir.  

Materyalizm, Komunizm, Karl Marx.

Konunun resmi, Karl Marx ve Frederic Engels’i Dialektik Materyalizm uzerinde çalışırlarken gosteriyor.

İlerici, solcu ve devrimci olarak tanımlanan ve Karl Marx’in öğretilerine sempati duyan kişilere bazen “Materyalist” de denilmektedir. Halbuki Marx’in felsefesinin tam adı Materyalizm değil, “Dialektik Materyalizm” dir. Bu, materyalizm felsefesinden kaynak alan bilimsel bir yöntemin de adıdır. 

Öncelikle DM (Dialektik materyalizm) bir silahli devrim felsefesi değildir. DM bir düşünme, cevap arama, tartışarak fikir geliştirme yöntemidir.  Bugünkü bilime temel oluşturmuş olan tez/antitez/sentez dongüsünü, yöntemini anlatır. İnanmak yerine araştırmayı, kabullenmek yerine soru sormayı,  kanıksamak yerine tartışmayı oğretir. Bir başka açıdan, fikirlerin ve düşüncelerin ancak tartışılarak geliştirilebileceğini öğretir.

Marx, Silahlı Devrimin babası mıdır?

Marks, bazı kişilerin hayal ettiği gibi eli silahli bir anarşist değildi! Tanınmış Alman sosyoloji profesorleri ve filozoflari olan Marx ve Engels, DM felsefesini (veya yontemini) kurup geliştirdikten sonra, bu felsefeyi ilk olarak kendi ilgi alanları yani toplum bilimlerine (Sosyoloji) uygulamak istediler.

Uzun dialektik sezonlarından sonra  geliştirdikleri tez’e göre endustri devrimi, Kapitalist sistemin güçlenmesi ve yerleşmesine yol açacaktır.  (Kapitalizm ismini koyan ve süreci bilimsel olarak ilk tanımlayan “Das Kapital” kitabı da Marx’a aittir). Bunun sonucu oluşacak olan burjuva egemenliği ve emek sömürüsünü kolaylıkla öngördüler. Yine DM bilimsel metodlarını uygulayarak ve tartışarak, Kapitalizm’e anti-tez  olarak Sosyalizm’i koydular.

Sosyalizm, Kapitalizm’e karşı toplum sınıflarının eşitliğine, ortaklığına ve emek artığının paylaşılmasına özen gosteren bir üretim/tüketim paylaşımı sistemi  olarak öne çıktı. Fakat bir sorun vardı. Kapitalizmin yerine Sosyalizmi geçirmenin hic bir bilimsel ve demokratik yolunu göremediler. Kapitale, dolayısı ile üretim araçlarına sahip olan kesim varlıklarını ve ellerındeki idareyi hiç bir şekilde işci kesimine devretmezdi. O günün koşullarında, hiç bir mantıki,  politik ve kanuni bir yol bulamadılar. Kapital herşeye muktedirdi ve kendini ölesiye koruyacaktı… Bütün  analiz ve tartışma sonuçları değişim için şiddeti göstermekteydi. Uzun tartışmalardan çıkan sentez, burjuvazinin sınıfsal kavga hatta silahli mücadele dışında hiç bir yolla alt edilemeyeceği idi.

Bu sonucu bilimsel bir makale olarak yayınladıklarında bilim, felsefe ve politika dünyasında çalkantılar ve tepkiler ortaya  çıktı. İşin ilginci, sonucun doğrulugu, kısa süre içinde ard arda gelen Marksist devrim haberleri ile Rusya, Çin ve diğer ülkelerce kanılandı. İstemeseler de bu sosyal teorileri doğruydu…

Bugün Marx ve Engels’in fikirleri, bilimsel yöntemleri ve hatta dialektik materyalizm, Türkiye gibi idealist (ruhbani)  yaklaşımların egemen olduğu sömürü düzenlerini kanıksamış ülkelerde tamamen yasaktır!

Marx silahlı devrimci olmadığı gibi son derece pasifist bir bilim adamıydı, alanının lideri ve tarihe damgasını vurmuş olan bir bilim adamı,  sosyolog ve felsefe profesorüydü. Düşürüldüğü durum, biraz Einstein’e benzemektedir. Einstein, atom bombasını icat etmediği halde, formülünü duyurduğu için atom bombasının babası diye anılmıştır! Marx’da Komunizmi veya silahli devrimi icad etmediği halde, kapitalizmin ancak şiddet kullanarak değistirilebileceğini  duyurması onu silahli devrimin babası yapmıştır.

Öte yandan, Marx’in felsefesi, teorileri ve oğretileri sosyal, fikir ve bilim olarak gelişmis toplumlarda, orneğin, tüm Avrupa’da okullarda, ders kitaplarında okutulmaktadır. DM yöntemi ayni zamanda modern batı biliminin temel taşlarını oluşturmaktadır.

By cem on 22 Haziran 2010 | Bilim, Felsefe, Tarih | A comment?
Etiketler:,

Demokrasi

Fıkra şöyle:
Çoçuk akşam yemeğinde babasına: “Babacığım okul ödevim var, sence demokrasi nedir?” diye sorar. Babası biraz düşünür ve şöyle açıklar: “Bak oğlum, bu evde, sen halk oluyorsun, annen devlet ve ben işveren, hizmetçi kız işçi, beşikteki kardeşini göstererek, işte bu da istikbal oluyor. Demokrasi ise bunlar arasında oynanan bir çeşit oyun gibidir…” der. Çoçuk epeyce düşünür ve anlamış gibi yaparak odasına gider, ödevini bitirir ve yatar. Gece geç bi saatte kardeşinin ağladığını duyarark uyanır. Gider bakar, kardeşi altına yapmış avazı çıktığı kadar ağlıyor. Koşarak annesinin yanına gider, bakar ki annesi hap almış derin bir uykuda, bütün çabalarına rağmen uyandıramaz. Babasına bakar yatakta yok, en iyisi hizmetçiye haber vereyim der. Hizmetçinin odasına girince bir bakar ki babası hizmetçiyi becermekte… Yapacak birşey yok deyip, çaresizlikten gidip yatar… Sabah olunca kahvaltıda babası: “Nasıl oğlum anladınmı demokrasiyi?” diye sorar. Oğlan “Eveet. Çok iyi anladım babacığım.” der. Babasi da “Anlat bakalim o zaman neymiş demokrasi?”. Oğlan baslar anlatmaya: “Ne olacak baba, devlet uyuyo, işveren isçiyi beceriyo, istikbal bok içinde, halk ise çaresiz, işte bizim demokrasi bu !!!” demiş .

Demokrasi nedir? Sınıflar arasında oynanan bir oyun mudur? Halkın çaresizliği midir?

Bu yazıda bunları tartışacağım. Önce biraz şaşırtma soruları…

Soru: Sadece asağıdaki seçenekleriniz olsaydı, hangi ülkede yaşamayı tercih ederdiniz?

* İran islam cumhuriyeti
* Birleşik krallık
* Kuzey kore halk cumhuriyeti
* Danimarka krallığı
* Kolombiya cumhuriyeti
* Hollanda krallığı
* Kongo cumhuriyeti
* Isveç krallığı
* Ruanda cumhuriyeti
* Norveç krallığı
* Sirp cumhuriyeti
* Belçika krallığı

Eminim krallıklardan birini sectiniz! Neden?

Adı geçen Cumhuriyetlerin hiç birinde Demokrasi tam anlamıyla mevcut değil mi diyorsunuz? Nasıl yani ?

Cumhuriyet, yani halkın kendi yöneticilerini seçmesi, demokrasiyi yaşatmaya yetmiyor mu?

Soru: Demokrasi nerede ilk ortaya çıktı?
- Atina krallığında.

Krallik? Demokrasi? Ne alakası var?

En demokratik ve en özgür ülkeler hangileridir diye soruldugunda, yanıtlarda ilk sıraları İskandinav ülkeleri paylaşır:
- İsvec, Norveç, Danimarka…
Üçü de Krallıktır!

Ama onlarınki sembolik krallık diye itiraz ediyorsunuz. Ben de size, adı Cumhuriyet olan ülkelerdeki de sembolik demokrasi diyorum ya!

Bu acaip soru ve cevaplarla lafi nereye getirmek istiyorum biliyor musunuz? Demokrasi konusunda milletçe kafamızın biraz karışık olduğuna. Belki demokrasinin ne anlama geldiğini dahi net bilemiyor olabiliriz.

Kesinlikle krallık yandaşı değilim!
Demokrasinin bazi krallıklarda çok iyi işliyor olması, krallığın demokrasi için gereklilik olduğunu değil ama zıddı da olmadığını gösterir. Daha doğrusu Demokrasi için halkın seçtiği bir iktidar olması şart değildir. Atina krallığında bile basit bir parlamento kurulup halkın farklı kesimlerinin ’sesleri’ krala iletilebilmiş.

Benim sorum, demokrasinin doğru tanımını ve işlevini bilmiyor olabilir miyiz?

Biliyoruz tabi diye itiraz edenler, hemen kitaplardan ogrendigimiz tanımları yapmaya girişebilir. Çoğu kaynakta Demokrasi tanımı aşağıya aldığım cümlelerin bir veya birkaçının bir araya getirilmesi ile yapilmaktadır!
- Halkın kendi kendisini yönetme şekli.
- Vatandaşların yönetime aktif olarak katılması.
- Halkın kendi yöneticilerini seçmesi.
- Halkın egemenliğine dayalı bir yönetim şekli.
- Vatandaşların seçme ve seçilme hakkı.

Bunlardan bir kaçını ard arda söyledigimiz zaman demokrasiyi tanımlamış oluyoruz. Bu tanımlar demokrasilerde tam uygulanmakta mı? Gerçeği tam yansıtıyor mu, yoksa düşlenilen bir durum mu?

Demokrasinin kelime anlamına inelim. (Wikipedia’dan): Demokrasi, tüm vatandaşların, devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yunanca demokratia (demos, halk zümresi, ahali + kratia, iktidar) sözcüğünden türemiştir.

Bir çok sözlük karıştırdım, bir çoğunda demos=people (halk), kratia=rule (iktidar) diyor… Halbuki tarihe, 2800 yil önce Yunanistan’da (Atina krallığı) ortaya çıkışına baktığımızda, demokrasinin halkın iktidari ile pek ilgisi görünmuyor!

Bazı uzmanların ciddi araştırmalarina göre ise kratia kelimesi iktidar değil, güç (kuvvet) anlamına gelmekte.

Demo-krasi, halkın-iktidarı mıdır, halkın-güçü mü?

Ha güç, ha iktidar, ikisi ayni şey degil mi?

Hayır değil, güclü olmak, iktidar olmayı gerektirmediği gibi iktidar olmak da güçlü olmayı gerektirmez. Halkın iktidarı ile halkın yetkinliği, ve gücü de ayni şey değildir. Birinde halk idareye karışır, diğer durumda halk dikkate alınır.

Universitelerde bu konudaki araştırmalardan birinde:
DEMOKRATIA: (Dialectical rhetoric and Rhetorical Rhetoric) The word itself can be broken down into two parts: demos and kratia; demos meaning “people” and kratia meaning “power”; The word demos at the time of Solon was intimately connected to the word deme, sharing the same root (dem) and both suggesting a meaning of “tribal” or “tribe.” That is, the word demokratia may not only mean people-power, it could also mean “tribe-power.”
( http://www.csun.edu/CommunicationStudies/class/632/97s/word/970217.kane.html )

Burada dil uzmanı, kelimenin 2800 yıl önceki kullanımını araştırmış. Demos halk (people) olarak çevirilse de anlamının daha çok kabile veya ulus (tribe) olduğunu soylerken, Kritia’nin güç, kuvvet (power) olduğu konusunda ısrarlı. Demokrasi’nin tribe-power, yani halk/kavim-gücü olduğu konusunda iddiali.

Bir baska araştırmada:
Civic muscle is democracy of the people, by the people and for the people. It is “people power” from the Greek meaning of democracy—”demos,” meaning people and “kratia,” meaning power. It is people engaging in important public work to “meet common challenges and build a common future.”
http://www.farmfoundation.org/pubs/increas/97/braun.pdf

Buradaki uzman ise, sadece kelimenin karşılığı uzerinde durmakla kalmıyor, anlam içeriği üzerinde önemli şeyler söylüyor. Demokrasi denince, halk gücünün önemli kamu işlerine topyekün katılarak ortak geleceği kurmakta karşılaşılan zorlukları aşması anlaşılmalıdır diyor. Halkın gücünün ortak bir hedefe yönlendirilmesi diyor. Halkın kendi kendini yonetmesi ile yine ilgisi bulunamıyor…

Kratia kelimesi üzerine, kendi bulduğum bir ip ucu daha: Bazı Grek kelimeler, biraz değişerek Latinceye geçmiştir, bazıları geçmemiştir. Latince’de kratia’ya benzer bir kelime bulunmuyor. Fakat Germanik dillere gecmiş! Almanca’da çok yakın bir seslendirme ile hayat bulmuş: Kraft. Kraft, tam olarak kuvvet, güç (power) demektir.

Demokrasi, Almanca’da nasıl karşılık buluyor (wikipedia’dan):
Die Demokratie (griechisch deµokratia, von démos „Volk” und kratía „Macht, Herrschaft, Kraft, Stärke”)
Kratia’nin karşılığı sterke, kraft, yani güç ve kuvvet anlamında ele alınıyor. Almanca’da demokrasi tercümesi, uzmanların ve benim iddialarıma uygun.

Benim bütün bunlardan anladığım; demokrasi kelimesinin kendisi, halkın yönetimle olan ilgisini veya kendi kendini yönetmesi fiilini içermiyor. Dolaylı olarak soyledikleri şunlar: Halkın güçlü olduğu bir rejim. Halkın sözünü dinleyen bir iktidar. Halkın her kesiminin gücünün, kamu çıkarları ve geleceği için yönlendirildiği bir sistem.
Bu söylemler, bize, demokrasiye bakış açımızı degiştirmemiz gerektigini göstermez mi?
Bu konu, yani güçlü olmak mıdır iktidar mıdır, neden bu kadar önemli?
Demokrasi, anlam ve içerik olarak bize oğretilenden farklı ise o zaman seçmek/seçilmek ana şartları olmadığı gibi halkın kendini idare ettiği öngörüsü de yanlış yorumlama olabilir. Yanlış yorumlamanın birincil sonucu yanlış uygulamalardır.

Demokrasi, ilk kez bir Grek krallığında ortaya çıkmış. Monarşide seçim veya halk iktidarından nasıl söz edilebilir?

Demokrasi’nin ortaya çıkışını hızlıca irdeleyelim:
Demokrasi 2800 yıl kadar önce Atina’da ortaya çıkmış. Atina’da halk sınıflara ayrılmıştı; Köleler, çiftciler, askerler, tüccarlar, filozoflar vb… Dönemin kralı, gücünün verdiği güvenle etrafındaki hiç kimseyi dinlemeden kararlar verip dilediğini yaptırabiliyordu. Toplum kesimlerinin (sınıflarının) hiç bir şikayetini ve önerisini dikkate de almıyordu. Halk, özellikle de tüccarlar bu durumdan ve haksız konulan vergi ve ticari sınırlamalardan çok şikayetçi idi. Günün birinde, köylü ve asker sınıfları ile de birleşen tüccarlar krala karşı çıktılar. Sarayı bastılar. Kral cok korktu! İsyancılarla anlaşma ve onların isteklerini dinleme yolunu seçerek hayatta kaldı. O günden sonra bütün sınıfların birer sözcüsünü  dinlemeye karar verdi. Değişik halk sınıflarından temsilciler bir araya gelip (senato) krala öneri ve şikayetlerini iletebilmeye başladılar. Kral da kanun ve emirlerini verirken bu öneri ve şikayetlerı dikkate almaya başladı. Buna DEMOKRASI dendi, yani halkın iktidara geçmesi değil, iktidara sesini duyuracak güce erişmesi. Bir şekilde, sınıfların ortak çıkarlar için senkronize olması. Analojik olarak, kafanın el ve ayaklar ile irtibat (iletişim) kurması.

İlginç bir not düşeyim, o zamanların üç ünlü felsefecisi üç zıt fikri savunuyordu; Platon (Eflatun) halkın filozoflar tarafindan yonetilmesini isterken, Sokrates halk taraftarıydı, Aristotales (Aristo) ise Kral taraftarıydı. Sokrates’ı idama gönderen de kral değil, karar için bir araya gelen halk senatosu idi!
Sonuçta, adli bir hata yapılacaksa, halkın krala ihtiyacı olmamakta. Image

Peki, Cumhuriyet nedir?

Cumhuriyetin tanımı dendiğinde karşımıza çıkabilecek tanımlar:
- Halkın kendi kendisini yönetme şekli.
- Vatandaşların yönetime aktif olarak katılması.
- Halkın kendi yöneticilerini seçmesi.
- Halkın egemenliğine dayalı bir yönetim şekli.
- Vatandaşların seçme ve seçilme hakkı.

Pardon? Bunlar aynen demokrasi tanımlarında geçmiyor muydu? Peki Cumhuriyet ve Demokrasi arasında ne fark var o zaman? Aslında, bugün Demokrasi tanımı diye okullarda öğretilen, Cumhuriyet tanımından başkası değil galiba…

Cumhuriyet’e gelince… Cumhuriyet de eski Roma’da ortaya cıkmış. Temelini Yunan demokrasisinden almakta. Orjinal demokraside iktidar (o devirde monarşi) değişken değildir. Babadan oğula geçer. Halkı idare etmeye yetkili tek bir lider (kral vb) vardır. Peki Kral yoksa veya krallığı yürüten monarşik bir soy ağacı yoksa veya bir nedenle kaybolmuş ise ne olacak? En basit aktarımla; Sınıfların temsilcilerinden oluşan senato, içlerinden birini yeni kral (lider) olarak seçecektir. Roma’da Sezar (kral), günümüzde devlet başkanı veya Cumhurbaşkanı karşılığıdır. Senatonun seçtiği bu sınırlı süreli lider ile Demokrasi Cumhuriyet’e dönüşmüş olur. Başka bir versiyonda da geçici kralı veya başkanı halk direkt oylama ile seçer.  Rejimlerin demokrasiyi ve cumhuriyeti uygulama şekilleri arasında da çok farklar var. Bu farklar, krala (veya Cumhurbaşkanına) ne kadar yetki ve görev verildiği ile yakından ilgili. Cumhurbaşkanına ne kadar çok yetki verilirse sistem o kadar diktatörleşmeye ve monarşiye yaklaşıyor, ne kadar az yetki verilirse de feodalleşmeye ve kaosa egilim gösteriyor. Bu durumu dengelemek için farklı toplumlar değişik yöntemler geliştirmiş. Kimisi de mevlam kayıra şeklnde ortada bırakmış ve suyun akışına kapılmış.

Şimdi Avrupa’daki pek çok krallığın ayni zamanda örnek demokrasiler geliştirdiklerine tekrar dönebiliriz. Krallarının soyunu tüketen, idam eden veya sürgüne yollayan ülkeler otomatikman Cumhuriyet adını alırlar. İran cumhuriyeti, çünkü Şah sürgüne gönderilmiş. Çin halk cumhuriyeti çünkü kral soyu tükenmiş. Fransa cumhuriyeti, çünkü Kral ve tüm ailesi idam edilmiş. Turkiye cumhuriyeti, çünkü padişah soyu sürgüne gönderilmiş. Danimarka, İsveç, Belçika krallığı, çünkü Kral soyu hala yaşıyor ve ülke üzerinde hakları var ama polıtıka üzerinde ciddi yetkileri yok.

Bana görünen o ki, Demokrasinin yani HALKIN GÜÇLÜ olmasının ülkenin idare şekli veya rejimle direkt ilgisi yok. Ülke krallık olmuş, hanlık olmuş, Cumhuriyet olmuş farketmez. Hattızatında bir senatonun varlığı dahi demokrasiyi garantileyemiyor. Örneğin Komunist Sovyetler Birliğinde de senato vardı, fakat kraldan çok kralcı bir senato.

Demokrasinin nasıl yorumlandığı ve ne şekilde hayata geçirildiği, yaşantılandığı onemli.

O zaman görünür  sonuçlardan yola çıkarak yeni tanımlara ulaşmaya ne dersiniz? Demokrasinin tanımını, demokrasinin en iyi uygulandığı görülen ülkelerdeki uygulamalara bakarak yeni baştan yapalım mı? Neler görüyoruz demokrasisi hayranlık uyandıran ülkelerde?

  • Vatandaşların sesli düşünebilmeleri. Düşünce suçu ve sansürün kesinlikle olmaması. Tam özgürlük.
  • Vatandaşların temel insani ihtiyaçlarına (gıda, sağlık, barınma, vb) çok önem verilmesi.
  • Vatandaşların  iyi ve modern eğitime erişebilmeleri. Kişisel gelişimlere önem verilmesi.
  • Vatandaşlara 18 yaşına kadar her alanda fırsat eşitliği ve meslek edindirme.
  • Vatandaşlara yönetim (ve kanunlar) önünde daima eşit davranılması. Kanunların kimseyi kayırmaması, bağımsız olması.
  • Vatandaşların, hangi toplum kesiminden olursa olsun, seslerini ve isteklerini en alttan tepeye kadar yönetime duyurabilmesi.
  • Sekülerizm. (şart değilmiş gibi dursa da demokrasi emsali tüm ülkelerde devletin din ve kurumlarla ilişiği kesilmiştir!)

Tanımı bu şekilde genişletirsek, HALKIN GÜÇLÜ olması GÜÇLENDİRİLMESİ karşımıza çıkmıyor mu?
Bu durumda, Demokrasiye bakış açılarımız değişmez mi?
Örneğin hala sansür olan veya düşünce suçundan hapis yatanların olduğu ülkeler Demokrasi grubundan otomatik olarak düşmez mi?
Yargı kurumunun her kişiye mevki ve parasına göre farklı farklı davrandığı ülkeler ne kadar çok seçim yaparlarsa yapsınlar Demokrasi grubundan atılmaz mı?
Seçme ve seçilme hakkı, kendi kendini yönetme, oy verme, çoğunluğun iktidarı gibi palavralar da çöp kutusunu boylamaz mı?

İktidar kim olursa olsun, rejim ne olursa olsun (monarşi, cumhuriyet, komunizm, vb) demokrasi var olabilir, yaşatılabilir.
Demokrasi, seçime dayalı ve önem verdiği düşlenen bir rejim şeklinden, halkı (toplumu) destekleyen ve yücelten bir rejim şekline dönüşmelidir.
Seçmek ve oy vermekle direkt bağlantısı olmayan yasalara, özgürlüklere, gelişimlere kavuşur.
Devletin başına kim gelirse gelsin Demokratik yasa ve kurallara uymak zorunda kalır. Yönetmek ve yönetilmek önemini yitirir, ortak gelecek için güçlerin birleştirilmesi ve asgari müşterekte kararlar alınması önem kazanır. Devleti kim yonetirse yönetsin, kime, neye oy verilmiş olursa olsun, parlemento, başkan veya kral olsun veya olmasın, demokrasi HUKUK, ANLAYIŞ, YAŞAM BİÇİMİ olarak var olmalı ve herkese her yerde kesintisiz işletilmelidir.

Bunlardan ‘anlayış’ ve ‘yaşam biçimi’ eğitimle ve bilinçlendirme ile yerine konabilir.  Hukuk olarak kısalttığım, hukuğun üstünlüğü, bağımsızlığı ve işlerliği ise en önemli kriterdir ve bunun için o toplumun güçler (kuvvetler) ayrılığı ilkesini tüm kurumları ile yerine oturtmuş olması gerekir. En zoru ama önemlisi budur ve bunu anlatmak bloglara dahi sığmaz.

Avrupa’da, özellikle batı ve kuzeyinde demokrasi ile pek fazla sorun yok. Bugün Avrupalı’nın demokrasi ne işe yarar dendiğinde verdiği cevaplar şunları içermekte:

  1. Hukuğun herkese eşit ve ayrımsız işlemesi. Parası, soyu, mevkisi ne olursa olsun herkesin devlet ve kanunlar önünde eşit muamele görmesi.
  2. Sorunları alt kademelerde çözülemeyen insanların sorunlarını üst kademelere iletebilmesi, herkesin yönetime sesini duyurabilmesi.
  3. Düşüncenin, söylemenin, yazmanın, fikir üretmenin tamamen serbest olması.
  4. Herkesin insanca bir yaşam seviyesine ve temel ihtiyaçlarının giderildiği (gıda, sağlik, eğitim vb) bir hayata sahip olabilmesi.
  5. Halkın, yönetici “adaylarını” bizzat kendisi belirlemesi. Gösterilen adaya ezbere oy vermesi değil, adayını kendi belirlemesi.

Uygulamada her ne kadar sorunlar olsa da bu içerik ve işlevler yaşatılmaya çalışılmakta. Bu işlevlerden Avrupalı halkın en çok önem verdiği ise 2.si’dir. Demokrasi nedir dendiğinde verdikleri ilk cevap genelde: Yönetim kim olursa olsun (sağcı, solcu, dinci) sesimi duyurabilmem, derdimin dinlenmesi ve çözüm aranmasıdır!
Demokrasi, seçmek seçilmekten daha çok, sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük olarak algılanmakta.

Bizim anlayışımıza göre, biz partilerin gösterdikleri adaylara OY verebildiğimiz için kendimizi doğuştan Demokratik kabul ediyoruz!
Demokrasiyi bu şekilde algılamayan Avrupalı, doğal olarak Turkiye gibi ülkeleri tam demokratikleşmemiş olmakla itham edecektir.

Demokrasinin ilk çıkış nedeni ve gerçek tanımı Avrupa anlayış ve uygulamalarını destekliyor. Halkın HER KESİMİNİN yönetim veya yoneticiye sesini duyurabilmesi, istek ve sorunlarının ciddi olarak ele alınması, ortak çıkarların gözetilmesi, kanunlar önünde eşit olmak ve bütün sınıfların yeterince güçlü olması, herhangi bir sınıf veya grubun ezilmemesi, fakir ve aciz bırakılmaması.

Turkiye, demokrasi konusunda sandığımızdan daha geride olabilir. Bir kelimenin (Kratos) nesiller boyunca farklı tercüme edilmesi ve farklı anlamlar yüklenmesi sonucu demokrasiden uzak yollara sapılmasına yol açmış olabilir mi? Image

By cem on 21 Haziran 2010 | Dil, Felsefe, Politika, Tarih | A comment?
Etiketler:, , ,

EVRİM

Evrim teorisi konusunda, tanıdığım insanları dört gruba ayırabilirim:

  1. Evrimi kesinlikle kabul etmeyenler. İnsanı ve diğer canlı türlerini, oldukları haliyle Tanrının yarattığına inanırlar. 
  2. Evrimi kabul ettiği halde, insanın evrimine inanmayanlar. İnsan dışında herşeyin evrim geçirmiş olabileceği halde insanın özel ve farklı bir yaratık olduğuna inanırlar. 
  3. Evrime inananlar. Evrim teorisini tam olarak anlamasada Tanrıya karşı çıkmak adına evrim fikrini desteklerler. İnancın bilgi sonucu oluşmadığını da göz ardı ederler. 
  4. Evrimi bilenler. Biyoloji, Genetik, DNA, Evrim teorisi, mekanizmaları, türler vb hakkında ciddi bilimsel bilgilere sahip oldukları için evrimi kabul ederler.

Bu yazının hedef kitlesi genel olarak 1, 2 ve 3. grupta yer alanlardır. Eğer evrim teorisinin “insanın maymundan geldiğini” iddia etmekte olan saçma bir teori olduğunu düşünenlerdenseniz bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Evrime inanıyor ancak neden ve nasılları bilmiyorsanız da tavsiye ederim.

Elimden geldiği kadar basite indirgemeye çalışsam da bazı teknik terimler kullanmak zorundaydım. Bu yüzden öncelikle bu terimlerin anlamlarını ve ne olduklarını açmam gerekir. Tanım ve kavramlar anlaşıldıktan sonra Evrimin aslında ne açıkladığını daha iyi anlayabiliriz, mekanizmaları ayrıntısı ile anlatmak zor olsa da.

Bilimde teori nedir?

Bilimde teori demek, bir konuya getirilen kalbur-üstü açıklama demektir. Her açıklama kalbur-üstü olmadığından teori olarak anılmaz. Kalbur (veya elek) -üstü kelimesi çok uygun bir betimlemedir. Eleğe konulmuş, iyice silkelenmiş (sorgulanmış), bir sürü benzer açıklama içinden elek üstünde kalabilmiş açıklamalara teori demekteyiz. Bir teorinin kabul görmesi için sadece kanıtlarla desteklenmesi yeterli değildir, sınanabilir olması ve ciddi biçimde eleştirilmiş ve eleştirenlere tatminkar yanıtlar vermiş olması zorunludur. Yani burada kalbur, aslında farklı düşünen bilim adamları ve eleştirmenler olmaktadır! 

Örneğin, yerçekiminin ne olduğuna dair sayısız açıklama sunulmuştur bilim dünyasında. Bunlardan ilk önce Newton’un açıklaması kalbur üstünde kalmıştır.  Türlerin çeşitliliğinin de sayısız açıklaması olabilir ancak zamanla elek üstünde kalabilen bir tek Darwin’in açıklaması kalmıştır. Bilim, dayanağı, gözlemi, hesabı olmayan ve kanıtlarla desteklenmeyen hiç bir teoriyi barındıramaz. Bilim, her tür açıklamayı sürekli araştırıp, sınava tabi tutar. Teori olarak kabul edilen araştırmalar için ise, tamam bu açıklandı, iş bitti denilip, dosyanın rafa kaldırılması söz konusu olamaz. Daima yeni eleştirilere maruz kalacaktır kabullenmiş teoriler de.

Bir konuda birden çok teori olabilir mi?

Olabilir. Bazı teorilerin alternatifleri, rakipleri vardır, kalbur üzerinde kalmış birden fazla açıklama olabilir. Örneğin, yıldızların ve gezegenlerin oluşumuna dair birden fazla teori vardır bugün, bir tanesi diğerlerine üstünlük sağlasa da diğerleri kalburdan dökülmemektedir. Ancak bilimin kalburunda gözenekler her geçen gün büyütülerek teoriler daha bir sıkı sallanmaya devam edilir. Örneğin Einstein’in Genel Görelilik (kabaca yerçekimi) teorisine pek çok alternatif teori vardır. Genel görelilik, üstünlüğünü ve liderliğini korumakta ancak diğer teoriler de yabana atılamamaktadır. Bazı teorilerin ise alternetifi veya rakibi kalmamış olabiliyor. Alternatifi olmayan teorilere bir örnek, Einstein’in Özel Görelilik (kabaca ışık hızı) teorisidir. Hala eleştirildiği ve sınandığı halde 100 yıldır daha iyi veya üstün bir açıklama bulunamamıştır. Bugün için alternatifi olmayan teorilerden biri de Evrim teorisidir. DNA’nin keşfi ve Genetik biliminin yükselişi ile birlikte Evrim teorisi daha çok kanıtla sağlamlaştırılmış ve alternatif olabilecek teorilerin hepsi çoktan çürütülmüştür. 

Burada önemli bir noktaya parmak basalım: Evrime karşı çıkanlar, başka (alternatif) bir bilimsel açıklamaları olduğu için değil, sırf evrim fikri inançlarına ters düştüğü için veya din kitaplarında anlatılan yaradılışa ters düştüğü için karşı çıkarlar. Başka güçlü ve rakip bir bilimsel açıklama yoktur, ne evrim, ne de yaradılış konusunda! Ne yazik ki, dinlerin getirdiği açıklamalar akla yatkın olsa da bilimsel teorilerin alternatifi olamıyor. Çünkü sınanabilirlikleri ve kanıtları yetersiz, üstelik bilim adamlarının pek çok sorusuna yanıt veremiyor. İnsanların inançlarına dokunsa da, dünya görüşlerine ters düşse de, bilim, bir asırdır sınanmış kalburüstü teorilerini dışlayamaz. Sonuç olarak; evrim teorisine karşı çıkılmasının bilimsel bir dayanağı yoktur, dini (inanca bağlı) dayanakları vardır.

DNA ve GEN nedir?

Evrim teorisini incelemeye başlamadan önce, sık kullanılacak bir kaç kelimenin çok basite indirgeyerek açıklamasını yapmak faydalı olacak. Bu tanımlamaları yaparken bilimsel değil de her kesimden kişinin anlayabileceği benzetmeler yapmayı düşündüm.

DNA: Bir canlının özelliklerini ve işlevlerini tanımlayan organik bir plandır diyebiliriz. Helezon şeklinde çok çok uzun bir moleküldür. Bu uzun plan ansiklopediler gibi ciltlere bölünmüştür. Her bir cilde kromozom denilebilir.

Kromozom: DNA’yı bir ansiklobedi gibi düşünebiliriz, bunun ciltlerini kromozom gibi ele alabiliriz. Kromozomlar da ceşitli sayılarda gen dizileri içerir.

Gen: Genelde belirli bir (bazen birkaç) proteininin yapımını tarif eden organik şemalar (veya tarifler) olarak algılanabilir. Bir gen, nükleotid dizilerinden oluşur ve proteinin yapımında bir çeşit şablon gibi kullanılır.

Protein: Canlıların yapıtaşlarıdır. Belli Aminoasit moleküllerinin, gende işaret edildiği sırada uç uca eklenmesi ile yapılırlar. Kimi proteinler hücrelerin yapımında kullanılır, kimisi biyolojik olayların (yaşamın) idaresinde (enzim, hormon vb).

Aminoasit: Proteinlerin yapıtaşları olan asidik moleküllerdir. Pek çoğu doğada kendiliğinden bulunur, bir kısmını canlılar kendileri üretebilir.

Yaptığım fasikül-absiklopedi benzetmeleri tabiki gerçeği yansıtmaz, analojidir. Bu nedenle işte bak kendi ağzınla söylüyorsun fasikül-fasikül cilt-cilt ansiklobedik bilgiyi Allah’tan başkası yazamazdı şeklinde yorum yapmanız gerekmez! Kimyasal işlevleri olan büyük moleküller ve bu moleküllerin diziliş sırasını belirleyen daha büyük moleküllerden bahsediyoruz. İnorganik kimyada bile bir molekülü parçalamaya veya birleştirmeye yarayan daha küçük veya büyük moleküller mevcut, yani canlılık olmadan da bu tür bir kimyasal işlev tabiatta, atomların bir özelliği olarak mevcuttu.

Evrim teorisi ne iddia ediyor?

Önce ne iddia etmediğini kesin olarak söyleyeyim, hep beraber bir derin nefes alalım! Evrim teorisi, kesinlikle aşağıdaki iddialari içermez:

  • İnsanlar maymundan gelmiştir.
  • Canlı türleri birbirine dönüşebilir.
  • Yeterince beklenirse maymunlar insana dönüşebilir.
  • Bütün canlılar tek bir hücreden oluşmuşlar.
  • Farklı türler çiftleşince, yeni türler oluşabilir.
  • İnsanın atası maymundur.

Bunlar, evrim teorisine ait iddialer veya bilgiler değil. Yukarıdakilerin tümü ya teoriyi anlayamamış (hatta okumamış) cahil kişilerce veya bilerek teoriyi karalamak, halkın gözünde küçük düşürmek gibi amaçlarla uydurulmuş spekülasyonlardır. Bunlar;

  1. Evrim fikri, inancına ters düşen kişilerin evrim teorisini karalamak ve çarpıtmak için uydurdukları ve yaydıkları iddialardır.
  2. Evrim teorisini anladım sanıp gerçekte yanlış anlamış kişilerin yaptığı hatalı çıkarımlardır.
  3. Magazin gazete, dergi ve programlarının sansasyon ve spekülasyon amaçlı uyduruk yayınlarıdır.

Evrimin ne söylediğini anlatmaya başlamadan, teoriden önceki zamanlara dönüp bir bakalım. Canlıların nasıl çeşitlendiğini ve neden birbirleriyle ortak ve farklı yanları olduğu üzerine düşünen ve araştıran en eski bilimciler şu ilk bulgulardan yola çıkmışlar:

  1. Canlı türlerinde bazı ortak noktalar ve bazı farklı noktalar var. Örnegin bütün hayvanlarda göz, kulak, beyin vb. var. Fakat kimi tür daha iyi görüyor, kimisi daha iyi duyuyor, kimisi daha akıllı. vb.
  2. Kıtadan kıtaya hatta adadan adaya, ayni türlerde ufak tefek değişimler gözleniyor. Ayni kuş türü, bir adada yeşil kuyruklu iken diğer adada sadece kırmızı kuyrukluları var. Bir coğrafyadaki atların bacakları daha kısa iken, diğer coğrafyadakiler daha uzun bacaklı. Bir kıtada insanlar siyah derili iken, diğer kıtada kızıl derili. vb.
  3. Türlerin geçmiş kalıntılarına (fosil) bakıldığında, zaman içinde gözle görülür değişimler farkediliyor. Ayni türün, geçmişe gittikçe iskelet yapısında ufak tefek değişimler olmakta. (iskelet dışındaki (biyokimyasal) değişimlerin kalıntısı mevcut değil) Yeterince geriye gidildiğinde ise bazı türlerin iskelet yapıları aynileşmeye başlıyor.

Not: DNA ve Genetik bilimi devreye girdiğinden beridir, iskelet dışındaki değişimler de göz önüne geldi. Türlerin iskelet yapılarına göre yapılmış çok eski sınıflandırmalar, genlerdeki benzerlik/farklılıklara göre yapılan yeni sınıflamalarla oldukça uyuşuyor.

Görülen o ki, canlılarda ve doğada sürekli bir değişim mevcut. Sanki türler belli bir zaman süresince yaşayıp, sonra yavaşça yok oluyorlar ve yerlerini başka bir tür alıyor… Türden türe atlama nasıl olabilir? Eski araştırmacılardan bazıları evrim süreci keşfedilmeden önce, bunu iddia ettiler; bir tür zaman içinde bir başka türe dönüşüyor olmalı! Arkeolojik bulgular ve araştırmalarla birlikte bu iddianin yeterli olmadığı çabucak görüldü. Daha DNA keşfedilmediği zamanlarda, bilimciler gördüklerine, yani türlerdeki fiziki farklılıklara ve fosillere bakarak şu daha doğru açıklamaları getirebildiler:

  • Canlıların biyolojik yapılarında (henüz bilinmeyen yapı taşlarında) rastgele değişimler olabiliyor (mutasyon)
  • Bu mutasyonların çoğu canlıya birşey kazandırmıyor, fakat arada kazandıranalar da var. (örneğin daha net görmek vb)
  • Fayda ve zarar kavramları, canlının doğaya, çevresine daha iyi uyum sağlaması ve dolayısı ile daha çok üremesi ile ilgili olmalı.
  • Bu mutasyonların zararlı olanlarını eleyen bir mekanizma da olmalı.
  • Bu mutasyonların faydalı olanlarını biriktiren ve canlıları daha mükemmel olmaya doğru ilerleten bir mekanizma da olmalı.

Bu bulgulardan yola çıkarak, sorulara en iyi yanıtları veren, en sağlam açıklamayı Darwin getirdi: Türlerin her yeni bireyinde ufak tefek değişimler oluyorsa, ve değişim bireyin ortama uyumunu arttırmış, yani daha çok üremesine faydalı olmuş ise kalıcı olmakta, yaramamış ise elenmekte. Bireylerdeki ufak tefek değişimler yeni nesillere çiftleşmelerle aktarılıyor ve yeterince uzun süre içinde, belli bir farklılık oranı aşıldığında, bu değisimleri taşıyan tüm bireyler artık yeni bir tür olarak sınıflandırılabilecek farklılığa ulaşmış oluyorlar. Bu değişim süreci ve mekanizmaların bütününe Evrim adi verilmis. Evrimi yaratan iki temel etken soz konusu:

  1. Degisimler (mutasyon). Canlilar, evrendeki hersey gibi degisim icindeler. Zaman icinde bireylerin cogalmasi sirasinda ufak tefek degisimler olmakta.
  2. Doganin elemesi (dogal secim). Ufak tefek degisimlerden bireylere uyum ve cogalma acisindan faydali olmayanlar,o bireyin soyu ile birlikte zaman icinde eleniyor.

Goruldugu gibi, evrim teorisinin temellerinde, var olan bir turun bir baska ture donusmesi (ornegin maymunun insana) gibi bir spekulasyon mevcut degil. Ture ait bireylerin zaman icinde farklilasmasi ve farkli soylar cogaltmalari soz konusu. Insanin nasil olusmus ve hangi degisimlerden gecmis olabilecegini yazinin diger bolumlerinde tartisacagiz.

Dinlerin iddiasi nedir?

Uc buyuk din kitabindaki yaradilis ile aciklamalar asagi yukari benzemektedir (Bunun nedeni, birbirlerini takiben ayni cografyada ortaya cikmalari olabilir.) Tanri insani yaratmistir, cennette diger meleklerle bir arada mutlu ve sakin yasarken, Seytana kanarak yasak (haram) olan bir meyveyi yemis ve buna karsilik ceza olarak Dunya’da cile cekmeye gonderilmistir.

Kanitlara (arkeolojik calismalara, eski kalinti ve fosillere) bakarsak bu aciklama mantiksiz degildir. Insanin bugunku sekline sahip kalintilar en cok 150-200 bin yil oncesine dayaniyor, ondan daha eski kalintilar bugunku insana tam benzememektedir. Yani bir milyon yil oncesinde, bugunku insana tipatip benzeyen kalintilar bulunmuyor…1 milyon yil oncesine ait kalintilar birbirlerine tipatip benzedikleri halde, bugunku insana tipatip benzemiyor! Bu durumda, Dunya ve ustundeki diger canlilar eski oldugu halde, insan (cezasi dolayisi ile) cok daha yeni (birkac yuzbin yil once) gelmistir gibi bir iddia son derece mantikli duruyor.

Iddianin mantikli olmasi, butun herseyi aciklamasina yetmiyor. Benzer sekilde, fosiller arasinda 500 bin yillik bugunku sempanze veya orangutana tipatip benzeyen kalintilar da yok! Bulunan maymunumsu fosiller bugunku sempanze ve orangutanlardan farkli. Dahasi: Ayni durum tum hayvanlar ve bitkiler icin gecerli! Bundan yola cikarak, sempanze ve orangutanlarin da insandan biraz daha once Dunyaya ceza cekmeye gonderilmisbir turoldugunu dusunebilir miyiz?

Sadece insan ve maymunlar degil, butun turlere ait eski kalintilar bulunuyor, yeterince eski ise bugunku sekillerinden hep biraz daha farkli olduklari goruluyor. Ornegin 50-60 milyon yil oncesine ait (bildigimiz fizigi ile) At fosili de yok…Yani Atlar da mi ceza cekmeye gonderildi dinazorlarin hemen ardindan? Veya atlar geldiginde dinazorlar top yekun geri alindi, megerse onlar cezalarini tamamlamis…

Kalintilara gore, sadece insan degil, butun canli turler belli siralarla gonderilmis gibi duruyor… Insan cezaliydi, peki diger hayvanlarin nesi vardi? Yaratmak ve gondermek epey zaman aliyor olmali… Peki nerede kaldi Tanrinin butun evreni ve dunyayi 7-8 gun icinde topyekun yarattigi aciklamasi? Dinlere gore insan sonra gelmis olsa da diger butun hayvanlarin, dunya ile birlikte bir anda yaratilmasi soz konusu. Fakat bakiyoruz, bugun yasayan turlerin pek cogunun yeterince eski fosilleri bulunamiyor. Aksine cok eskilerde yasamis ama bugun mevcut olmayan turler bulunuyor!

Butun bulgular bariz bir degisimin varligini isaret ederken, dinler israrla hersey bir anda yaratildi ve bugun oldugu sekliyle yaratildi diyor. Bir turun geri alinip yerine bir baska turun gonderildigine dair aciklamalar yok din kitaplarinda…

Herkesin aklina yatabilecek bir fikir…

Bulgular, bilgiler ve mantik bazinda, en azindan herkesin kabullenebilecegi ortak bir nokta cikarabilmemiz gerekli: Dunya ve doga, milyarlarca yildir bir degisim icinde. Bunu yadsimak olanakli mi? Daglar olusmus, nehirler akmis, vadilere acilmis, bitkiler cikmis, dinazorlar gelmis gitmis ,ormanlar olusmus, yanardaglar kul etmis ,sicaktan kavrulmus, coller olusmus, depremler olmus, daglar yukselmis, soguktan domus buzullar gelmis… Canlilar butun bu degisen kosullara ayak uydurmak zorunda degiller mi?. Bazen sicak olmus sicaga uyum saglamislar, bazen buzul olmus soguga uyum saglamislar. Dunya degisirken ustundeki canlilar sabit kalabilir mi?

Canlilar da degisen dunya ile degismek, cogalabilmek icin ayak uydurmak durumundalar… Bunu anlamak ve kabul etmek bu kadar zor mu?

Hadi evrimden vaz gecelim,dunya uzerinde milyarlarca yildir pek cok degisimlerin yasandigi kanitlariyla ortada. Aklin itiraz etmesi cok guc degil mi?

Dini kitaplar bu noktada (degisim konusunda) tikaniyorlar. Yaradilis iddiasi, degisimleri aciklayamiyor. Bilimin de tikandigi noktalar var, yok degil. Fakat arada ciddi ve buyuk farklar var. Din kitaplari hic degismiyor! Bin yillardir ayni seyi soyleyip ustunde israr ediyorlar. Bilim ise yeni bulgu ve bilgiler isiginda fikirleri yenileyip gelistiriyor. Bilimde teklif var, israr yok. Din gibi degil…

Su noktada, dogada canlisi ile cansizi ile uzun zamanlar icinde cesitli degisimler oldugu konusunda hem fikir degilsek, sizi internetin derinliklerinde baska sayfalara, alemlere alalim, gule gule diyelim. Inanciniz dolayisi ile kararinizi vermissiniz. Kitabinizda anlatilan yaradilis hikayesi sizin icin suphesiz tek dogrudur. Bu yazinin devamini okumanizda bir fayda veya anlam yok.

Lakin, dogada bir degisimin oldugu fikri akliniza yatiyorsa ve eger ben anlatmakta basarili olabilirsem, yazinin devaminda akliniza yatacak baska aciklamalar da bulabileceksiniz…

Canlilarda turleri ayird eden nedir ?

Basitce soylemek gerekirse, turleria yird edenen onemli ozelliklerden biri kromozom sayilari nedeniyle turler arasi yavru uretilememesidir.

Ornegin kedi ve kopegi ele alirsak, bunlar bir sekilde ciftlesse dahi, yavrulari olmaz. Birbirine fiziki olarak hic benzemeyen iki kopek cinsi bile birlestiginde yavru meydana getirebilirler, cunku genlerde farklilik olsa da kromozom sayilari aynidir. Halbuki kedi ve kopek bir araya geldiginde yavru yapamazlar. Bu ikisinin ayri turler oldugunu gosterir.

Once fosil kalintilarinin ardindan genetik arastirmalarin destekledigine gore, kedi ve kopegin milyonlarca yil once, ortak atalari olmasi soz konusudur. Bu ata tur ayni zamanda gunumuzde sirtlan, ayi, aslan, kedi, kurt vb gibi butun yirtici memelilerin (canid) de atasi olmaktaydi. Bu ata soyun bireylerinde ilk once kedi ve kurtlarin atalari farklilik gostermeye baslamis, ayrilmis, daha sonra yaklasik 100 bin yil kadar once de kopek cinsi kurt’lardan ayrilmaya baslamis.

Kedi ve kopegin atalari milyonlarca yil once yollarini ayirip ayri ortamlarda farkli ozellikler ve beceriler gelistirerek bugune gelmisler. Bu farkilasmalarin sonucu kromozom yapilari ciftlesmeyi kabul etmeyecek derecede farklilasmis. Kopegin toplam 78 kromozomu varken, kedinin 38 tane vardir. Basite indirgersek, ciftlesmeler ancak es sayida kromozom varsa yavru verebilir. Bir kedinin yumurtasinda 19 kromozom varken, kopekten 39 tane gelecektir. Kedi kopek tarafindan dollense bile, kromozomlar eslesemedigi icin yumurta hucresi bolunup cogalmayacaktir.

Ote yandan, kurtu ve kopegi ele alirsak, kromozom sayilari ayni oldugundan yavru uretebilmektedirler. Bir sus kopegi fino bile vahsi bir kurtla ciftlesip yavru verebilmekte, bunu genetik olarak farkli olmalarina ragmen, kromozom sayilarinin esitligine borclular. Kromozom sayisinin henuz degismemis olmasi bu ikisinin cok yakin zamanlarda (yuzbin yil once) ortak atalara sahip olmalarini da gosteriyor.

Burada hatirlatmaliyim ki, kromozomlar ile gen sayisi arasinda baglanti olmadigi gibi, gen sayisi ile turun gelismisligi veya eskiligi arasinda da direkt baglanti yoktur.

Benzer sekilde, 46 kromozomlu insanlar ile 48 kromozomlu kuyruksuz maymun turleri yavru uretemezler. Insandaki 2 nolu buyuk kromozom, sempanzedeki 2 ayri kucuk kromozomda yer alan genlerinin cogunu kapsadigi icin insanda 2 kromozom az vardir. Insan ve Sempanze genlerinin buyuk cogunlugu (%98.7) ayni oldugu halde, kromozom sayilarindaki fark yuzunden yavru meydana getiremezler. Afrikada yaygin olarak yasanan bu insan-maymun iliskisi AIDS haricinde bir meyve vermemistir. Anadolu’da yasanan at, esek, koyun ile iliskiler de meyve vermez.

Ote yandan insan bireyleri arasinda da genetik farkliklar mevcut (irk, cins, boy-pos, renk vb) fakat esit sayida (46) kromozom oldugundan iki ayri irkin birlesmesinden yavru olusturulabilir. Insan irklari arasinda genetik farklilik %0.5′i gecmez.

Evrim, turler arasi ciftlesme sonucu degildir.

Netice olarak, yeni turler, farkli turlerin ciftlesmesi ile ortaya cikmazlar! Ciftlesmenin evrime direkt katkisi yoktur. Basite indirgersek, kotu mutasyonlari notralize etmek ve iyileri yaymak acisindanin bir katkisi vardir. Evrim temel olarak, mutasyonlar ve dogal secim tarafindan idare edilir. Yeni bir turun ortaya cikmasi, bazi bireylerde yeterince olumlu mutasyonun bir araya gelip ureme sansi artmis ve o soyun, tur icinde baskinlik ve cogunluk kazanmasi ile zaman icinde genetik farkliligin kromozom sayilarindaki degisime yol acmasi sonucunda olur, genelde milyonlarca yil (yuzbinlerce nesil) zaman alir.

Kopek cinsleri arasinda cok buyuk fiziki farklilasmalar olmasi, olaya insan elinin karistiginin (yani kisa surede, yapay secim ile cok buyuk oranda cesitlenmenin olusmasi) fakat yeniden yapilanmanin (kromozom sayisi) henuz gerceklesmedigini gosterir. Dogal secim cok yavas isledigi halde yapay secim (insan eli) evrim surecini 10 ila 100 kat hizlandirabilmekte. Binlerce yildir, yeni dogan kopek yavrularindaki degisimleri gozleyip, hosuna gidenleri secip, caprazlayip uretmek (breeding) insanin elinde oldugu halde, kromozomlarin degisimi (yeni tur yaratmak) insanin elinde degildi. Genetik muhendisligi ile artik o da eline gecti. Genetik muhendisligi, evrim teorisinin ve mekanizmanin cozuldugunun kaniti degil mi?

Yani insan maymundan gelmiyor mu?

Evrim teorisinin insanin maymundan geldigini soyledigi sikca duyulan bir iddia. Daha once bunun yanlis oldugunu ve evrimin boyle bir iddiasinin kesinlikle olmadigini anlatmistim. Bu turiddialar dogal olarak tepki ceker, insanlarin cogu, bunu sacma ve asagilik bir durum olarak goreceginden, evrim teorisi de halk arasinda temelini yitirecektir. Bu tur iddialarin ortaya atilmasindaki temel amac budur.

Evrim teorisine gore, bilinen hic bir canli turu, bir baska bilinen turden gelmez (olusmaz)! Evrim teorisinin iddiasi cok farkli: Butun turlerin, dogaya uyum saglayip daha cok uremek yolunda surekli bir degisim ve evrim icinde oldugunu ve bugun bilinen turlerin, gecmiste ortak atalara sahip oldugunu soyler. Turlerin birbirine donusmesi ile eski bir zaman diliminde ortak atalara sahip olmalari cok cok farkli iddialardir.

Yakin zamanda, sansasyonel medyada,”Kadin Maymun Dogurdu” basligiyla bir haber yayinlandi. Ve ismi lazim degil profesorlerin bunu evrim’in geriye donusu ile acikladiklari haber verildi. Bu ve bunun gibi, evrimi karalama amacli ve maksadi asan haberlerin hepsi uydurmadir. Cunku insan kadini, teorik ve pratik olarak maymun doguramaz. Dogan cocuk, cesitli genetik arizalar nedeniyle kafatasi, beyni tam gelismedigi icin insana benzemeyebilir, veya herhangi bir hayvani da andirabilir. Fakat maymun olamaz. Ben evrimi biliyorum, gecmisimizde ortaklik varsa, evrim niye tersine islemesin diye soranlar, evrimin E sini dahi bilmiyor veya yanlis biliyor demektir.

Evrim teorisi, insanin maymun geni tasimasini olanaksiz kilan bir teoridir.

Maymun cinsleri ile genlerimizin sadece %95′i ortaktir (sempanze ve gorillerle %98.7) yani maymunlari maymun yapan, gorilleri goril yapan, insanlari da insan yapan ve bu turleri birbirinden ayirmakta olan genetik farkliliklar vardir. Cogu genimiz ayni oldugu halde, her turde bir digerinde var olmayan (kendi turune ozel) genler mevcuttur! Bu farkliliklar 7-8 milyon yil onceden meydana gelmeye baslamistir. Evrim teorisine gore, insanlar hic bir sekilde maymunlari ayird eden bu OZEL genleri tasimazlar!

Insanlar maymun geni tasimazlar, cunku 7-8 milyon yil onceye gittigimizde ortada NE INSAN vardi NE DE MAYMUN! Ortak atadan gelen genler ortaktir. Ortak ata dedigimiz NE INSANDI NE DE MAYMUN! Maymunun 8 milyon yilda bugunku sekline evrilirken edindigi genler, insanda tabiki bulunamayacaktir. Insaninda son1 milyon yilda evrilirken edindigi, modern insana donusmemizi saglayan cok cok ozel genler maymun dahil diger hic bir turde mevcut degildir! Ne insan maymun dogurabilir, ne de maymun insan dogurabilir!

Acik olmadi ise, bir baska ornekle anlatalim:

Ornegin bundan milyonlarca (yaklasik 50 milyon) yil once bugun bildigimiz sekli ile geyik, zebra, antilop, at, esek, zurafa, deve gibi hayvan turleri mevcut degildi! Ornegin ati ele alirsak, kazilarda 50 milyon yil onceye ait bugunku sekliyle at fosili cikmamaktadir. Fakat, bugunku hic bir ture benzemeyen ama hepsini (zebra, geyik, at, esek vb) andiran baska bir toynakli turun iskeletleri bulunmaktadir. Bu turun (hyracotherium), atin (ve diger benzer toynaklilarin) atasi oldugu (yani uzun kafali, 4 ayak ustunde hizli kosan, kuyrugu olan vb) dusunulmektedir.

At, esek, geyik, deve, vb butun hepsinde ortak olan cok sayida genin ortak olan atalarindan geldigi biliniyor. Fakat ornegin, deveyi attan, geyigi esekten ayiran genler de var. Hepsinde kafa yapisi, agiz, burun, kulak, ic organlar hemen hemen ayni. Iskelet ve kas yapisinda ufak tefek degisimler goruntulerini degistirmekte. Ornegin, atin esekten daha guclu olmasini saglayan ve kaslarla ilgili bir takim genler var, esekte yok. Devenin col iklimine ayak uydurup vucudunda su ve yag biriktirmesini saglayan genler var, zebrada ve digerlerinde yok. vb.

Bu anlamda, bir atin, geyikle ortak atalari olmasina ragmen, herhangi bir sekilde geyige benzeyen bir yavru dogurmasi olanaksizdir. At ve geyigin genlerinin %98′i ayni oldugu halde, geyigi geyik olarak ozellestiren bir takim genler atta mevcut degil. Atinkiler de geyikte yok. Geyik de atta farkli turler olarak evrimlerini gecirmislerdir, ancak ortak atalara sahiptirler.

Benzer sekilde, insanlar da yaklasik 8-10 milyon yil once ayrildigimiz kuyruklu maymunlar ve 5-6 milyon yil once ayrildigimiz kuyruksuz maymunlari farkli yapan genlere sahip olmadiklarindan maymun bebek doguramazlar. Ortak atalarin daha cok maymuna mi yoksa insana mi benzedigi ise tamamen SPEKULATIF bir konudur.

Ortak atasi oldugu soylenen iki tur, ayri kollardan, farkli evrimler gecirerek farklilasmayi surdurur. Bundan 8 milyon kadar yil once baslayan maymunlar ve insan arasindaki farklilasma bizleri bugune iki farkli tur olarak getirmistir. Unutmayin, 8 milyon yil once bugunku sekliyle maymun da yoktu, insan da! Hic bir kimse hic bir kazi veya ugras sonucu 8 milyon yillik bir insan veya maymun fosili bulamaz ! Istediginiz yeri kazin, tum dunyayi talan edin, bulunmaz. Cunku yok! 8 milyon yil once insana da maymuna da tipatip benzemeyen baska bir tur canli (ata soy) yasiyordu. Bunun fosilleri bulunmustur, bulunmaktadir.

Kuyruklu ve kuyruksuz Maymun?

Maymun derken oncelikle bir ayrimin bilinmesi gerekir. Cogu dilde maymun der gecilir, fakat maymunlar arasinda belirgin bir ayricalik vardir. Bu turun kuyruklu ve kuyruksuz olanlari farklilik gosterir.Kuyruksuz olanlarina Sempanze ve Orangutan vb der, maymun demeyiz.

Kuyruklu maymunlar, daima agacta yasayan, kuyrugu olan ve otobur bir canli turudur. Sempanze, orangutan ve insanlar, maymunlardan daha farklidir. Sempanze ve orangutan agaclari kullansa da iki ayak ustunde durabilir ve otlaklarda yasar, en onemlisi etobur hayvanlardir. Yani hem bitki, hem hayvan proteinlerine gereksinimi vardir. Hayvansal protein ihtiyacini cogunlukla bocek, larva, yumurta vb ile bazen fare, yilan vb kucuk hayvanlari yakalayarak karsilarlar. Yani arastiricilik ve avciliklari vardir.

Insan, kuyruksuz olan sempanze ve orangutan ailesinin akrabasidir fakat ne sempanze ne de orangutan soyundan gelmemektedir! Sempanze ve orangutanlarin insana donusme potansiyeli olmadigi gibi insanin da sempanze veya orangutan dogurma potansiyeli yoktur.

Peki insan nerden geliyor?

Bugunku verilere gore insansilarin (hominid) ortaya cikisi yaklasik 8 milyon yil once Afrika’da gerceklesmis. O zamanlarda Afrika’nin tamami yesil ve verimli ormanlarla kapli. Agaclarda binbir cesit (cogu bugun var olmayan) canli turleri yasamaktaydi. Bu turlerin icinde insan veya maymun mevcut degil, bugunkunden cok farkli, daha ilkel turler yer aliyordu.

O zaman diliminde dunyada sicaklik artiyor, milyon yil suren isinma suresince, Afrika ormanlari kuculerek azarliyor, genis kurak araziler ortaya cikiyor. Orman hayvanlari bu acik arazilerde yasamaya zorlaniyor. Orman turlerinin pek cogu bu sicak, kurak ve acik arazi sartlarina dayanamayip yok oluyorlar. 6 milyon yil kadar onceye geldigimizde, hali hazirda ormani terk etmeye zorlanmis, hominid’ten tureyen sempanze ve orangutan atalari ile insanlarin atalari arasindaki farklar, kromozom sayisi seviyesine ulasmisti, yani ortak yavru veremeyecek duruma glemislerdi. O andan itibaren iki tur tamamen farkli yollarda evrimlestiler.

Bu ilk insansilar (hominid) lerin icinden bugunku insana evrilecek olan bir tur ayricaliklar gosteriyordu. En onemli iki ayricaligi, vucudunun sogutma sistemi ve buyuyen beyniydi. Asiri sicaklasan Afrika iklimine uyabilen bu insansi turun tuyleri incelmis ve terleme mekanizmasi gelistirmisti. Bu sayede diger hominid ve ape’lerden daha hizli cogalip yasamini zor kosullar altinda surdurebiliyordu. Sogutma sistemi sayesinde cok enerji ve sicaklik ureten beynin buyumesi sorun olmuyordu. Hala daha agaclara yakindi fakat iki ayak ustunde durup acik alanlarda, artan hayvansal protein ihtiyacini karsilamak uzere avciliga yonelmisti. Avci olabilmek icin de daha guclu bir beyin gerekiyordu.

4 ile 8 milyon yil once yasayan ilk insansilarin fosil ve kemiklerini maymunsulardan (ape) ayirmak cok zordur. Uzun yillar arkeolojistler ve biyolojistler bu donem bulgularini siniflamakta cok zorlandilar. Bugun genetik bilimi bu ayrimi cok daha net yapabilmektedir. Ote yandan, 1 milyon yil ve oncesinin fosillerini ayird etmek cok daha kolaydir cunku hominidler modern insana daha cok benzemektedirler. El, ayak ve kafatasi oldukca benzer hale gelmistir.

6 milyon yil once ortaya cikmis bir hominid turu (ne maymun, ne orangutan ne de insan) olan bir ata turden gelen Orrorin Tugenensis, bugunku insanlarin atasi olarak kabul edilmektedir. Homo-sapiens’in atalari, Orrorin’in soylarindan biri olarak degerlendirilmektedir.

Gunumuzde, Homo-sapiens-sapiens denilen turumuz, insan turunun tek ornegi de degildir. Bilinen en az iki farkli insan turu, Homo-sapiens-neanderthalis ve Homo-sapiens-heidelbergensis bulunmustur. Neanderthalis’in bundan 50 bin yil kadar once nesli tukenmistir. Homo-sapiens’in 100 bin yil onceki haline cok benzemekle birlikte (zeki, avci, alet ve ates kullanabilen vb) kendi turune ait farkliliklar tasimaktaydi. Daha kesfedilmeyen baska homo-sapiens turleri de olmasi mumkundur.

Yuzlerce yillik arastirma ve calismalara dayanan Evrim teorisi ve gunumuz genetik bilimi benzer seyleri gozleyip ayni seyleri soylemekteler. Soyledikleri arasinda kesinlikle, insanin maymundan geldigi, insanlarin maymun dogurabilecegi veya maymunlarin yeterince beklenirse insana donusecegi gibi bilim-disi uydurmalar mevcut degil.

By cem on 11 Ocak 2010 | Araştırmalar, Bilim | A comment?
Etiketler:, , , , , ,